#2

Ağustos 10, 2011 at 10:03 pm ("Düm"düz Yazılar, Saçmalamalar!, zafromel)

“İnsan konuşamadıklarını yazarmış.” Nereden duymuştu bunu? Neden tüm toplu taşıma araçları deodorant kavramından bihaber genç erkek ve matruşka giyim mentaliteli teyze hırkası kokuyor?

Her gün her saniye beyninin ırzına geçiyordu düşünceleri. Kızıl bir rüzgar vurdu yanağına banliyö treninden indiğinde.

Şuursuzluğu tescillenmiş bir halet-i ruhiyeyi omuzlarında taşımanın verdiği vehametle geçti istasyonun çıkış turnikesinden. Fizik kurallarındaki gibi taşıma süresi uzadıkça artan tipte bir ağırlık değildir muhteviyatı vahim dediğimiz ruh hali. Aksine taşıdıkça hafifler. Hafifledikçe unutursun, vücudunun her hücresine siner, hücrelerin bu vahim ruhi ağırlığı sünger gibi emer. Unutursun unutmasına da sadece sen, unutursun. Dışarıdan bakıldığında kabak gibi ortadadır her şey vücut dilinden, duruşundan, yürüyüşünden.

O’nun vücut dili de ulu orta seriyordu tüm o kusurları. “Kusur.” dedi içinden “Kime göre, neye göre?” “.mına koyim.” kalıbını eklemeyi de unutmadı.

İnsanlar sel gibi istasyondan çıkmış, gitmeyi istedikleri, gitmek zorunda oldukları, gitmeseler de olur varış noktalarına akmaya başlamışlardı. İstasyonun karşısındaki büfede büfeciyi gördü. “İyi yeri kapattık, her trende iki su bile satsam bi’ hareket olur.” ticari zeka öğünç cümlesini okudu adamın suratında.

Su satışları iyiydi. Cehenneme inansa “Şu an buradan daha sıcak değildir herhalde?” diye düşünebilirdi. Kavuruyordu güneş her yeri. Yazın ortasına kadar tutmuştu içinde tüm o bahar saçmalığını. Mevsimlerden en çok ilkbaharı sevdiği için her ilkbaharda kendini bir şekilde şımartmanın yöntemlerini arar ve mutlaka o bir şeyi bulurdu. Bazen bir kız, bazen bir elektronik oyuncak, bazen bir gitar, denk gelirse bir konser…

“Yazın saçmalığı baharın saçmalığının yerini tutmuyor, baharınkinin yeri bambaşka.” dedi içinden akan insan selinin arasında hızla ilerlemeye çalışırken. Neden herkes yol vermekten öcü gibi korkuyordu? Neydi bu “Hakkım yenir! Enayi miyim ben?” kompleksi?

Kocaman bir Nasreddin Hoca fıkrasıydı bu dünya. Aziz Nesin yazıyor, Ferhan Şensoy sahneye koyuyor, Sadri Alışık Nasreddin Hoca kılığında oynuyordu işte bu koca saçmalığı. “İnsanlığın keşfettiği ve işe yarayan sadece iki icat var şu evrende.” dedi içinden bir teyzenin rengi satın alınırken mi öyleymiş yoksa epridikçe mi o özgün renge bürünmüş hırkasına gözü takılı ilerlerken. “Müzik ve mizah!” ya da “Mizah ve müzik!” “Gerisi beş para etmez! Eğer para birilerinin gözünde bir değerse –ki çoğunluğa bakılırsa öyle- şayet.”

Bir sigara yaktı, hunharca savurdu dumanı burnundan fezaya, olsun dumanların canı acımaz. Ne yöne gittiği, gitmek istediği, gitmek zorunda olduğu hakkında zerre kadar haydi diyelim karınca kıçı kadar fikri yoktu.

Hayatında herhangi bir karıncanın kıçını inceleme fırsatı bulamamıştı. Sadece üstlerine basmamaya çalışıyordu.

29.07.11

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: