Öz Boşa Geçmiş
Öz geçmiş, gel dikiz ki;
Öz boşa geçmiş…
Bir şeyleri bir yerlere tıkıştırdık geçti ömür
Bir şeylere bakıyoruz; öz geçmiş, öz boşa geçmiş.
Şeylerimiz çok anlamsız çok anlamsız geçti ömür
Bir yaşamı bir yerlere tıkıştırdık geçti zaman
Bir şeylere bakıyoruz salak salak,
Gelip geçiyorken ömür…
Ferhan Şensoy
Varsayalım Bu Zafer Yok!
Yazıya, kafadan bu adam hakkında hakkaniyetiyle, layıkıyla bir yazı yazamayacağımı belirterek giriyorum ki siz de benim bu adamı neden idolüm olarak gördüğümü daha iyi kanıksayın.
Çok “Benmerkez-Oysa Ben” bir yazı olsun istemem. Olursa da affeyleyin gitsin. Asıl amacım üstada bir saygı duruşudur. Bu saafi salak günceyi ziyaret etme inceliğini gösteren az sayıda arkadaşımı Ferhan Üstad’la tanışıklıkları fazla değilse zorbalıkla dahi olsa “Ferhan Şensoy’a hemen gidin aşina olun ulan!” diye pis pis uyarmak niyetim. Neyse sadede gelelim.
Ben de Minur Özkul dışında, herkes gibi bir zamanlar küçüktüm, ufacıktım, top oynardım, acıkmışlığım da görülmüştür. Hani hep kullanılan bir deyim vardır: “Ben kendimi bildim bileli.” -ki bu ömrünüzde hiç hafıza kaybı geçirmemişseniz çocukluğumuza dayanır, buna en çok Freud sevinir.- şeklinde. Ben kendimi hiç bir zaman bilememiş olsam da bilmeme yakın dönemlerde “Varsayalım İsmail”le tanıştım. Amcam Devekuşu Kabare’yi, Ortaoyuncular’ı takip eden, Gırgır okuyan bir adamdı ve ben de bundan nasibimi aldım. İyi ki de almışım.
Nev-i şahsına acayip münhasır, yaptığı işlerde özgün kere özgün olan bu huysuz adamın hayatı da ayrı bir serüven. İlginizi celp ederse Kalemimin Sapını Gülle Donattım adlı otobiyografisini okuyabilirsiniz. Ansiklopedik bilgilere de girmek istemiyorum. Eğer siz istiyorsanız Ortaoyuncular‘ın sitesinden bu bilgilere de ulaşabilirsiniz. Böyle de bir kıyak geçiyorum size hani.
Gelelim benim Ferhan Usta’ya olan öykünmemin başladığı yıllara. Çoğu okul/sınıf/servis arkadaşımın horuldayarak fosur fosur uyuduğu saatlerde ben amcamla oturur Varsayalım İsmail’i izlerdim. Anlamasam da, espriler büyüklere göre olsa da beni çeken bir şey vardı. Başından kalkamıyordum.
Sonra işi büyüttüm. Kendimce okul servisinde arkadaşlarıma teatral “Varsayalım Zafer” figürleri sergilemeye başladım. Broadway’in kapıları sonuna kadar açılmıştı bana. Daha o yaştan belliydi züper-hiper bir yetenek olduğum fakat Broadway’den bii-haberdim. Bırakın Broadway’i, sahneye ilk çıkmışlığım, bir 23 Nisan müsameresinde, suratımda annemin hazırladığı kartonet üzerine fındık temalı maske ile tüm okul karşısında benim gibi çeşitli meyve/hububat çeşnisi gibi duran sınıf arkadaşlarım arasında dik dik dikilmemden ibaretti. Ortaokul yıllarında pek başarılı bir sunucu idim ve fakat üzerine düşmediğim için benim gibi bir cevher soldu gitti.
Fecii kaptırmıştım kendimi varsaymaya. Hayalgücü alıp gitmişti kendini beni arkada bırakıp ardına bile bakmadan. Servisteki arkadaşlarımın da bi b.k anladığı yoktu ama sırf sırtarıp duruyorlardı işte benim şebek varsayımlarıma. Ben de zaten ne anlattığımın farkında değildim. Gayet önlük-yaka kompozisyon içinde saçmalıyordum. Kimi de saf gibi ciddiye alıyordu beni:
-Bak Hasan, servisimizin hayat ışığı! Varsayalım bu servis yok. Sen ve ben ayrı kıtalarda sörf yapmaktayız. Yarın Gorbaçov gelecek bize. En iyisi mi sen yok ol.
-Ya şu dergideki 18. üniteyi ödev verdi hoca. Yaa..
-Varsayalım ödev yok Hasan. Bu o kadar da zor değil açıkçası değil mi? Dene bi bakalım.
-Annem öğretmenin ne derse onu yapacaksın dedi.
-Hasan delirtme beni. Varsayalım yok o dergi! (Böyle diye diye dergiyi okulda unuttuğum çok olmuştur. Bilinçaltı sebepli midir? Bilinmez.)
Bu ve fotokopisi diyalogların hepsini hatırlamama imkan yok elbette. Fakat daha ilkokul olduğumuz için ezilmeyelim diye bizi beş dakika erken salarlardı zaten. Serviste uzuuuun bekleyişlerde ciddi ciddi onar on beşer dakikalık performanslar sergiliyordum.
Kimsenin umrunda değildi. Ben onlar umursuyormuş gibi varsayıyordum. Bir umuttu varsaymak. Hala da öyle. Alışkanlık işte benim hayatımda bu varsaymalar. Saate bakmak gibi bir şey. Mesela şu an hala buraya kadar okuyup da sıkılmadığınızı varsayıyorum ulan sayın okuyucu! (Gördünüz mü? Bu konuda başarılıyım.)
Sonra ergenlik dönemleri geldi elbette. Tiksinç evreler. Konuşmada güçlük. Gırtlağın en olmadık yerlerde tizden bas sese bastan tiz sese geçişiyle cebelleşme. Bir nevi her insanın gollumlaştığı zamanlar.
Kitaplarını okumaya başladım ustanın bir sonraki evrede. Okudukça öykünmem artıyor, konuşmalarımı anlamayan tiiineyç kızları inanılmaz hor görüp, aşağılıyordum. O saçma salak dönemlerin hezeyanlarını, acılarını hep o altın, akıl kokan Ferhani cümleler aldı götürdü. Acil yardım çantası gibi bir şeydi. Yine üstadın bir kitabını kendisine imzalatma şansını bulmam aynı aynaya düşman dönemlerimde olmuştur.
Sonradan elbette bir insana bu kadar çok öykünmenin, özenmenin, tapma sınırlarına gelmenin tehlikelerini görüp bir geri çekilme yaşandı bünyede. Ama içime sinmişti bir kere. Kürkçü dükkanı gibi hep aynı yere döndüm. Aynı laf cambazlığı özentiliğine. Şu an şuraya yazıyor olmam bile, bunca saçmalık saçmalamış olmam bile Ferhan Şensoy’dan, Ferhan Şensoy’un haberi bile olmadan aldığım cesarettendir.
Bu, psikolog misali çocukluğuma indiğim, derin hezeyan dolu, küçük emrah komplekslerimi inci inci masa örtüsüne döktüğüm yazı, bir çok hayatı yaptığı işlerle, keskin zekasıyla etkilemiş bir adama saygı duruşudur. Ferhan abi?
Ferhan Şensoy: Efendim?
Zafer: Nasılsın abi?
Ferhan Şensoy : İyiyim sağol da sen kimsin ulan? Benim ne işim var senin beyninde?
Zafer: Varsaydım abi. Ama istersen aynen geri varsayarım, bu Zafer hiç hayatınızda olmadı. Bu kelimeler klavyelenmedi. Şu an sabaha karşı uykusuz bir vaziyette bunları yazmıyorum diyelim.
Ferhan Şensoy: Fevkalade olur siktir git başımdan, yani olmadı sen beni siktiret başından ki işime gücüme gideyim. Biliyorsun işli, güçlü ve hatta sinirli bir adamım.
Varsaydım bir gün yazar oldum (Müsvettesi olsam bile ne ala.) suçlusu bu adamdır.
Kendini kandırmak güzeldir…
Varsayar Zafer Kusura Kalmayın
