Yani

Ekim 29, 2009 at 1:59 am (Ustalara Saygı Kuşağı, Zafro Radyo)

Fırat Tanış (Hislere Tercüman)

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Florence&The Machine- Rabbit Heart

Ağustos 16, 2009 at 10:31 pm (Ustalara Saygı Kuşağı, Zafro Radyo)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Pijamalılar!

Ağustos 11, 2009 at 10:15 pm (Bir Tezgahtarın Seyir Defteri, Saçmalamalar!, Ustalara Saygı Kuşağı)

3_picama

Hayat boyu tüm bu saçma kişiliğime zıt giderek yaptığım en mantıklı işler durup dururken hey heylenip soluğu bir kitapçıda alıp hiç hesapta yokken kitap almalarımdır. “DAN!” diye kafama vurur o günün o anı; ayaklarım beni bir kitapçıya ve genellikle de ileriki saatlerde karşıma çıkacak olan o an için o en doğru kitabı bulacağım kitapçıya götürüverir.

Bu cümlenin bir paragraf üzerindeki cümle az biraz girift ve anlam bakımından kimi düşüklüklere yol açmış olabilir ve fakat sevincimden olmayan mantığımı kaybetmiş bulunmaktayım. Hikayeyi başa saralım:

Bugün dört saatlik uykuyla gidip mağazada akşam altıya kadar çalıştıktan sonra paydos edip, çantamı alıp iş yerinden çıktım. Ayaklarım alışkanlıktan mağazadan çıkar çıkmaz istasyona yani sola dümen kırmışlardı ki beynimle ayaklarımın kendi aralarında yaptığı kısa bir görüşme sonucu benden habersiz, oldukları yerde yüz seksen derece açı yaparak sağ olarak nitelendirdiğimiz sol denen yönün tersine yürümeye başladılar. “Hava güzel, güneşin terk-i İstanbul eylemesine saatler var ve en önemlisi kendimi hiç de yorgun hissetmiyorum öyleyse neden ipini koparmış tezgahtar gibi dolaşmıyorumkine?” diye sordum kendime. Kendim bu soruyu çok beğendi. Başladık kendimle yürümeye. Caddeden Kadıköy’e doğru bir koala huzuruyla yürümeye başladım. Kimi mağazalara girdim-çıktım. Girip de çıkamadığım bir mağaza olmaması beni fazla üzmedi. Gerçi şu an çalıştığım yerde en fazla beş bilemedin (Senin bilememen normal ben de bilemedim.) altı ay çalışır çıkarım diyordum fakat iki senedir aynı iş yerindeyim. Zaten mantık olarak girip de çıkamadığın bir mağaza olmalı. Caddebostan’a değin zig zaglar çize çize geldim. Sonra yine kendim, kendime “Neden Kadıköy’e gitmiyorum ki?” demiş olmalı ki kendimi sarı dolmuşun içinde buluverdim. Sonrası, sonrası belli işte Kadıköy’de iniverdim.

Normalde Rıhtım’da dolmuştan inmeyi planlamıştım. Aslında pek planlamamıştım ama öyle planlamışımdır diye düşünürken dolmuş şoförü “Altıyol var mı?” deyince bu sefer kendimi dolmuşun dışında buldum. Biri beni benden habersiz yönetiyormuş hissine kapılmadım değil tüm bu süreç boyunca fakat koy ver gitsin mantalitesi tam da bu soruların kafamda filizlenmeye başladığı diyalektik anlarımda yardımıma koşuyorlardı. Boğa abiye bir selam çaktım, kimi kimbilir kimleri bekleyen kimilerinin yanından geçtim, Bahariye’den yukarı ağır aksak çıkmaya başladım. İşte o an yine o saçma sapan, ayaklarımın beni tutsak alıp her istediğini yaptırdığı günlerden birinde olduğumu anladım. Onlara karşı koymamın herhangi bir faydası yoktu. Sonuçta durup dururken Kadıköy’e kadar gelmiştim, buradan gerisin geri eve dönsem saçma olur “Du bakalım bu işin sonu ne olacak bakalım!” diyerek mantığımı tekrar bir kenara bıraktım.

Bu tip günlerde başıma ya çok iyi ya da “eh kötü” sayılır olaylar gelirdi. En son bu tip bir ayak tutulmasında hiç beklemediğim bir yer ve zamanda hiç beklemediğim bir kişiyle karşı karşıya gelmiş, o kişiyle aslında ne kadar karşı karşıyaymışız, bunu anlamıştım. Buna da kötü denemez aslında, neyse…

Kendimi tamamen vücudumun iradesine bıraktığımdan bir ara kontrolü midem ele geçirdi. Orta Asya ülkeleri gibi zırt-pırt iktidar partisi değişiyordu vücudumun yönetiminde. Mide rahatladıktan sonra yine ayaklar aldı iktidarı. Tutup beni tüm bu saçmalıkları yapmalarına sebep olan kitapçıya bıraktılar ve yönetimi kendi istekleriyle tekrar ufak beynime bırakıp asli görevlerine döndüler.

Seneler önce bir arkadaşımdan alıp okuduğum Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabını bir anda karşımda bulunca sevinçten; yanımda kitaplara bakan, sade fakat şık giyimli, kalem etekli, işten çıktığı beyaz bluzunun açık düğme sayısından belli küt sarışın saçlı hanımefendiyi öpüyordum az kalsın. Bir diğer ihtimal ise ben zaten daha o bayanı görür görmez öpmeyi planlamıştım benden habersiz fakat bir bahane arıyordum. Her ne ise, senelerdir arayıp da nedense bulamadığım kitap karşımdaydı işte. Görür görmez adeta kaptım kitabı. Rafta iki adet daha olmasına rağmen sanki tüm dünya o an petrolmüşçesine bu kitabın peşine düşer diye sıkı sıkı sarıldım kitabıma! Evet o artık benim kitabımdı, gerekirse kitapçıda Tom Hanksvari bir hayat sürdürür fakat Pijamalılar’ı almadan bu binadan asla çıkmazdım. Neyse ki bu tip yugoslav bir duruma gerek kalmadı. Üstelik ayıp değil söylemesi (Her şeyi aldığımı söylemekten utanırım, ukalalık, snopluk sanılır diye korkarım ama kitap aldığımı haykırırım arkadaş, herkes gitsin kitap alsın yeter ki, gelip hiç kimseyi bulamazsanız bana hava atabilirsiniz, egonuzu okşarım!) elimdeki diğer iki kitapla birlikte toplamda üç über kitabı kasaya götürdüğümde kitapçıdaki tüm kitapların yüzde yirmi beş indirimli olduğunu öğrenince daha da bir sevindim. Kasadaki kadına ısrarla kendi kafamda hesaplamış olduğum meblağı vermek istesem de o yüzü gözü öpülesi ısrarla her kitaptan yüzde yirmi beş düştü. Utanmaz gibi sırıtarak çıktım kitapçıdan. Kitapçılara ben mağaza ya da dükkan demem, diyemem. Kitapçılar kitapçıdır, başka hiç bir yere benzemezler, çünkü kitapçılar kitap satılan yerler değil, kitap alınan yerlerdir.

Herkese hiç düşünmeden önereceğim kitaplardan biridir Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabı hatta haddimi aşarak söylemeliyim ki en iyi kitabıdır, klasikleşmiş Hababam’dan bile ötedir benim gözümde. Ülkemizdeki bu sağlık düzensizliğinin nasıl düzelmediğini minibüsle eve dönerken açtığım ilk sayfalarda yeniden anladım. Sağlıktan ziyade bu sistemin topyekün hiç bir zaman düzelemeyeceğinin…

Bir hiciv ustasından, tatlı dilli bir hiciv kitabı: Pijamalılar

Tüm bu garip günü buraya döke saça neden yazdığıma gelince; yürüdüğüm gibi yazıyorum bugün, ondan sanırım.

rılgaz

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Havlu Günü Yaklaşıyor!

Mayıs 10, 2009 at 11:02 pm (Ustalara Saygı Kuşağı)

dont

“Bir kitap okudum hayatım değişti beah!” klişesi çoğu durumda insanın ağzından fırlayıverebilir, bunun olabilmesi için ise oluşabilecek durum ve olaylardan bir kaçı aşağıda verilmiştir:

Durum 1: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında sadece bir kitap okumuştur. Olasılık: Türkiye’de sokaktaki insanlardan herhangi biri.

Durum 2: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında bir çok kitap okumasına karşın bir yerlerde kazara herhangi bir; Ferhan Şensoy, Haldun Taner, Sait Faik Abasıyanık, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Nazım Hikmet, Frank Herbert, Richard Matheson -ve daha bir çokları- kitabına rastgelmiş ve okumuştur. Olasılık: Kadıköy’de kilise sokağında yürüyen herhangi biri.

Durum 3: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında sadece bir kitap okumasına rağmen o kitap Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi” kitabıdır. Olasılık: 2 üzeri 2079460347:1 (İki üzeri iki milyar yetmiş dokuz milyon dört yüz altmış bin üç yüz kırk yedide bir!)

Bir edebiyat klasiği olarak Otostopçu’nun Galaksi Rehberi (Hitchhiker’s Guide to the Galaxy)hakkında binlerce bilgiyi internette bulabilirsiniz. O tip geyiklere girmeye hiç gerek yok. Sadece söyleyebileceğim şu güne dek okuma fırsatı bulmadıysanız bir an önce okuyun! O kadar. (Ciddiyim, gidin, okuyun… Gerisi zaten ilk sayfaya başlamanızla birlikte gelecektir. Ayrıca Gülbin’e beni bu kitaba yönlendirdiği için ne kadar teşekkür etsem azdır. )

Bu kitabın yazarı Douglas Adams denen dahi herif ise 2001′in 11 Mayıs tarihinde vefat etti. Kuşkucu Somon kitabında kendisiyle yapılan bir röportajda altıncı Otostopçu kitabını yazmayı düşündüğünü söylemiş üstad. O kitabın gelememiş, vücut bulamamış olması kesinlikle ancak Marvin’in cevap verebileceği bir durum ve kendi adıma söylemeliyim ki hayattaki çoğu şeye (Savaşlar, adaletsizlik, salak aşk acıları vb.) hiç bu kadar üzülmemiştim. 

Ölümünden sonra hayranları 25 Mayıs’ı dünyadaki tüm Douglas Adams okurları, fanları her neyse onlar için işte; Havlu Günü ilan etmişler. -miş diyorum çünkü bu benim dünyaya Douglas Adams sayesinde tamamen farklı bir bakış açısıyla bakacağım ilk 25 Mayıs olacak. Her 25 Mayıs, bu dediğimiz hayranlar omuzlarında tüm gün havluyla geziyorlar. Basit ve dahice. Cümleleriyle dimağ açan bir üstada naif ,ince bir saygı duruşu. (Tekrar söylüyorum; okumadıysanız okuyun. Ben şu anda “okutturun!” kısmını yapmaya çalışıyorum. Okumayanlarınız okuduktan sonra benim mertebeme ister istemez zıplayacaklardır.)

Havlu Günü demiştik değil mi? İşim-gücüm olduğundan o gün omzumda bir havluyla gezemeyeceğim, artık pek de öğrenci sayılmam. Ancak, hani olur da bu 25 Mayıs’ta, bileğinde ufak ve muhtemelen siyah bir havluyla gezen kendi halinde bir tezgahtar görürseniz ona “Arthur!” diye bir seslenin. Belki bu hareketi yaptığınız için kendinizi biraz aptal hissedebilirsiniz fakat… sakın panik yapmayın, bu hitap büyük ihtimalle size sütlü bir Earl Grey olarak geri dönecektir.

dna42

Douglas Noel Adams (DNA)  1952-2001

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Hurt

Nisan 16, 2009 at 1:57 am (Ustalara Saygı Kuşağı)

I hurt myself today,

to see if i still feel.

I focus on the pain,

the only thing that’s real.

The needle tears a hole,

the old familiar sting.

Try to kill it all away

but i remember everything.

What have i become

my sweetest friend?

Everyone i know,

goes away in the end.

And you could have it all,

my empire of dirt.

I will let you down,

i will make you hurt.

 

I wear this crown of thorns,

upon my liar’s chair.

Full of broken thoughts,

I can not repair.

Beneath the stains of time,

the feelings disappear.

You are someone else,

i am still right here.

 

What have i become

my sweetest friend?

Everyone i know,

goes away in the end.

And you could have it all,

my empire of dirt.

I will let you down,

i will make you hurt.

 

If  i could start again,

a million miles away,

i would keep myself,

i would find a way.

 

Johnny Cash (v.)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »