Bir Yere Gittiğim Yok, Meraklanmayın!

Eylül 6, 2009 at 9:33 pm (Saçmalamalar!)

Kimi basın ve yayın kuruluşlarında çıkan “Zafromel kendi blogunu bıraktı, gibigeliyor’da verecekmiş coşkuyu! gibigeliyor’dan tonla para alacağı bildirildi.” gibi gece spor haberi temalı haberlere inanmayın. Burada da yazmaya devam edeceğim, kalbinize inmesin diye söyledim ve fakat hem işte hem sosyal hayatta o kadar hızımı alamadım ki duramıyorum.

Meraklanmayın, hem orada hem buradayım! Ayrıca sizi öpüyor, saygıyla selamlıyorum.

Not: Canlarım benim! =)

Not-2: Biraz reklam yapalım; Altantois’in Maden ve Scarlet Hanım’ın Aşkın Rengi yazılarını okudunuz mu?

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Gibi Geliyor Bana

Eylül 1, 2009 at 8:44 pm (Saçmalamalar!)

…ve evet!

Sonunda tesisimiz hizmete açılmıştır. Daha ayrıntılı bir yazıyı sonra yazacağımı bildirip şu an amacımın sadece reklam yapmak olduğunu da bu cümlenin kıçına dikizlerim.

ggb-reklam

Girin, kafanıza göre takılın!

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Paniğe kapılma…

Ağustos 25, 2009 at 10:59 pm (Saçmalamalar!)

Paniğe kapılma zafer, sakin ol. Zaman bir yanılsama ya da onun gibi bir şey sakin ol sakın paniğe kapılma.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorumlar

Pijamalılar!

Ağustos 11, 2009 at 10:15 pm (Bir Tezgahtarın Seyir Defteri, Saçmalamalar!, Ustalara Saygı Kuşağı)

3_picama

Hayat boyu tüm bu saçma kişiliğime zıt giderek yaptığım en mantıklı işler durup dururken hey heylenip soluğu bir kitapçıda alıp hiç hesapta yokken kitap almalarımdır. “DAN!” diye kafama vurur o günün o anı; ayaklarım beni bir kitapçıya ve genellikle de ileriki saatlerde karşıma çıkacak olan o an için o en doğru kitabı bulacağım kitapçıya götürüverir.

Bu cümlenin bir paragraf üzerindeki cümle az biraz girift ve anlam bakımından kimi düşüklüklere yol açmış olabilir ve fakat sevincimden olmayan mantığımı kaybetmiş bulunmaktayım. Hikayeyi başa saralım:

Bugün dört saatlik uykuyla gidip mağazada akşam altıya kadar çalıştıktan sonra paydos edip, çantamı alıp iş yerinden çıktım. Ayaklarım alışkanlıktan mağazadan çıkar çıkmaz istasyona yani sola dümen kırmışlardı ki beynimle ayaklarımın kendi aralarında yaptığı kısa bir görüşme sonucu benden habersiz, oldukları yerde yüz seksen derece açı yaparak sağ olarak nitelendirdiğimiz sol denen yönün tersine yürümeye başladılar. “Hava güzel, güneşin terk-i İstanbul eylemesine saatler var ve en önemlisi kendimi hiç de yorgun hissetmiyorum öyleyse neden ipini koparmış tezgahtar gibi dolaşmıyorumkine?” diye sordum kendime. Kendim bu soruyu çok beğendi. Başladık kendimle yürümeye. Caddeden Kadıköy’e doğru bir koala huzuruyla yürümeye başladım. Kimi mağazalara girdim-çıktım. Girip de çıkamadığım bir mağaza olmaması beni fazla üzmedi. Gerçi şu an çalıştığım yerde en fazla beş bilemedin (Senin bilememen normal ben de bilemedim.) altı ay çalışır çıkarım diyordum fakat iki senedir aynı iş yerindeyim. Zaten mantık olarak girip de çıkamadığın bir mağaza olmalı. Caddebostan’a değin zig zaglar çize çize geldim. Sonra yine kendim, kendime “Neden Kadıköy’e gitmiyorum ki?” demiş olmalı ki kendimi sarı dolmuşun içinde buluverdim. Sonrası, sonrası belli işte Kadıköy’de iniverdim.

Normalde Rıhtım’da dolmuştan inmeyi planlamıştım. Aslında pek planlamamıştım ama öyle planlamışımdır diye düşünürken dolmuş şoförü “Altıyol var mı?” deyince bu sefer kendimi dolmuşun dışında buldum. Biri beni benden habersiz yönetiyormuş hissine kapılmadım değil tüm bu süreç boyunca fakat koy ver gitsin mantalitesi tam da bu soruların kafamda filizlenmeye başladığı diyalektik anlarımda yardımıma koşuyorlardı. Boğa abiye bir selam çaktım, kimi kimbilir kimleri bekleyen kimilerinin yanından geçtim, Bahariye’den yukarı ağır aksak çıkmaya başladım. İşte o an yine o saçma sapan, ayaklarımın beni tutsak alıp her istediğini yaptırdığı günlerden birinde olduğumu anladım. Onlara karşı koymamın herhangi bir faydası yoktu. Sonuçta durup dururken Kadıköy’e kadar gelmiştim, buradan gerisin geri eve dönsem saçma olur “Du bakalım bu işin sonu ne olacak bakalım!” diyerek mantığımı tekrar bir kenara bıraktım.

Bu tip günlerde başıma ya çok iyi ya da “eh kötü” sayılır olaylar gelirdi. En son bu tip bir ayak tutulmasında hiç beklemediğim bir yer ve zamanda hiç beklemediğim bir kişiyle karşı karşıya gelmiş, o kişiyle aslında ne kadar karşı karşıyaymışız, bunu anlamıştım. Buna da kötü denemez aslında, neyse…

Kendimi tamamen vücudumun iradesine bıraktığımdan bir ara kontrolü midem ele geçirdi. Orta Asya ülkeleri gibi zırt-pırt iktidar partisi değişiyordu vücudumun yönetiminde. Mide rahatladıktan sonra yine ayaklar aldı iktidarı. Tutup beni tüm bu saçmalıkları yapmalarına sebep olan kitapçıya bıraktılar ve yönetimi kendi istekleriyle tekrar ufak beynime bırakıp asli görevlerine döndüler.

Seneler önce bir arkadaşımdan alıp okuduğum Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabını bir anda karşımda bulunca sevinçten; yanımda kitaplara bakan, sade fakat şık giyimli, kalem etekli, işten çıktığı beyaz bluzunun açık düğme sayısından belli küt sarışın saçlı hanımefendiyi öpüyordum az kalsın. Bir diğer ihtimal ise ben zaten daha o bayanı görür görmez öpmeyi planlamıştım benden habersiz fakat bir bahane arıyordum. Her ne ise, senelerdir arayıp da nedense bulamadığım kitap karşımdaydı işte. Görür görmez adeta kaptım kitabı. Rafta iki adet daha olmasına rağmen sanki tüm dünya o an petrolmüşçesine bu kitabın peşine düşer diye sıkı sıkı sarıldım kitabıma! Evet o artık benim kitabımdı, gerekirse kitapçıda Tom Hanksvari bir hayat sürdürür fakat Pijamalılar’ı almadan bu binadan asla çıkmazdım. Neyse ki bu tip yugoslav bir duruma gerek kalmadı. Üstelik ayıp değil söylemesi (Her şeyi aldığımı söylemekten utanırım, ukalalık, snopluk sanılır diye korkarım ama kitap aldığımı haykırırım arkadaş, herkes gitsin kitap alsın yeter ki, gelip hiç kimseyi bulamazsanız bana hava atabilirsiniz, egonuzu okşarım!) elimdeki diğer iki kitapla birlikte toplamda üç über kitabı kasaya götürdüğümde kitapçıdaki tüm kitapların yüzde yirmi beş indirimli olduğunu öğrenince daha da bir sevindim. Kasadaki kadına ısrarla kendi kafamda hesaplamış olduğum meblağı vermek istesem de o yüzü gözü öpülesi ısrarla her kitaptan yüzde yirmi beş düştü. Utanmaz gibi sırıtarak çıktım kitapçıdan. Kitapçılara ben mağaza ya da dükkan demem, diyemem. Kitapçılar kitapçıdır, başka hiç bir yere benzemezler, çünkü kitapçılar kitap satılan yerler değil, kitap alınan yerlerdir.

Herkese hiç düşünmeden önereceğim kitaplardan biridir Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabı hatta haddimi aşarak söylemeliyim ki en iyi kitabıdır, klasikleşmiş Hababam’dan bile ötedir benim gözümde. Ülkemizdeki bu sağlık düzensizliğinin nasıl düzelmediğini minibüsle eve dönerken açtığım ilk sayfalarda yeniden anladım. Sağlıktan ziyade bu sistemin topyekün hiç bir zaman düzelemeyeceğinin…

Bir hiciv ustasından, tatlı dilli bir hiciv kitabı: Pijamalılar

Tüm bu garip günü buraya döke saça neden yazdığıma gelince; yürüdüğüm gibi yazıyorum bugün, ondan sanırım.

rılgaz

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Çok da…

Ağustos 4, 2009 at 9:27 pm (Saçmalamalar!)

Önsöz: Özden’le yazılar hakkında konuşurken klasörlerimi kurcaladığımda bulduğum ufak günlük parçası gibi bir şey aşağıda okuyacağınız “şey” Bir şeylere durup dururken çok sinirlenmişim sanırım 2009 Nisanı’nın yirmi sekizinci günü. Neyse yeni şeyler de söylemek gerek onları da söyleriz yeri gelince.

Çok da yazasım yok aslında. Sırf sıkıntıdan başlanan bir sayfa bu. İnternette yine sorun var. Daha doğrusu nette sorun olmayan pek bir an yok.

Her yerde bir çağrışım var. O tabelanın üzerinde bu otobüsün döndüğü köşede, bir lafta, bir yitik cümlede. Hayallerimin çöküş yılındayım, en azından fetreti atlattık. Biraz dişisel değil de kişisel olsun istiyorum bu yazının muhteviyatını fakat zor iş. En nefret ettiğin varlığa muhtaç olmak kadar büyük bir acizlik var mıdır acaba? Kim ne kazanıyor bu çözümsüz denklemin sonunda? Sadece sorular sorabiliyoruz. Tatmin imkanı şahta on beş derece.

Kim bilir aşık olduğum ya da olduğumu sandığım tüm o yanılsamanın baş mimarı kızlar ne de pek de çok da seviştiler o heriflerle. Çok da si*imde afedersin. Güzel bir cümle kurtarabilirdi tam bu paragrafın bu noktasında beni. Alır, mertebemi yükseltir, kendimi tekrar bir şey sanmamı sağlayabilirdi kısa bir süreliğine. Tekrar aynı cümleleri kurmaktan sıkıldım. Zorla kalkıp gerisin geri tekrar tekrar düşmekten sıkıldım. Düştüğümde kalkmayı reddedip oturduğum yerden milleti izlemekten sıkıldım. Sıkılmaktan hiç bu anlattıklarım kadar sıkılmadım.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »