Büyüksün Büyükada!

Eylül 11, 2009 at 10:43 pm (İpe Sapa Günce)

Her şey doğaçlama gelişti ve çok da güzel oldu. Çarşamba günü kimi sebeplerden dolayı canım sıkkın bir şekilde Taksim’den omzumda çanta çıkmış, askerden izine gelen Komünüm Erol’la buluşmak üzere Tuzla’nın yolunu tutmuştum. Tuzla’ya geldiğimde Orçun karşıladı beni, o akşam iyi-kötü oturduk Didem ve Erol’la birlikte. Milli maçı izledik ve sinirlerim dingildedi ister istemez. Üstelik o gün içerisinde hakem yüzünden kaybettiğim ilk maç değildi. Her ne ise, bir şekilde sızıldı ve sabah oldu.

İşte ne olduysa sabah oldu. Erol bizden (Domuz gibi uyuyan Orçun ve ben) evvel kalkıp Dido’nun yanına geçmiş. Tuzla’ya hep bir kahvaltı yapmaya Onlar’ın yanına gittik ve masada bir fikir ortaya çıktı: Adaya gitmek.

Didem ve Orçun’un “Yahu etrafta fırtınalar kopuyor, tırlar ters dönüyor, köprüler yıkılıyor bre!” söylemlerine karşın Havayı Koklayan Adam Erol “Saçmalamayın, süper be hava! Gidelim gidelim!” diye bastırınca Melis’i de aradık ve voltran tamamlanmış oldu. Bostancı’da buluştuk.

Atladık motora. Motorun tepesinde iki simetrik ve aynı ölçülere sahip yaprak, sabit bir biçimde duruyor, hiç kıpırdamıyor. Erol’la martıydı, yapraktı iddiasına giriyoruz, iddiayı kaybediyorum. Bu kadar simetrik bir biçimde platforma düşebilecek hemi de bire bir boyutlu iki yaprak tanesi olamaz elbette. Acep o garip martı neler düşündü Erol bacaklarından birini alttan iteklediğinde? Büyük ihtimalle alışkındır bu tip insan şakalarına çünkü pek de istfini bozmamıştı.

silüet martı

Büyükada’da iner inmez bisikletleri kiralayıp tura başladık. Orçun resmen çocukluğuna döndü, yol boyu bisiklet üstünde tedir tedir tedirginleşen Melis’i durmadan rahatsız etti. Benim tekerleklerime kozalak fırlattı, çomak sokmaya çalıştı ve fakat beni yıldırmakta muvaffak olamadı. Yine de bisiklet üzerinde ellerimi bırakacağım zamanlarda civarımda olmamasına dikkat ettim.

Görüntü012

İkitekerfobik Melis’i ve farı da yolu da hep açık olan Temkinli Demir Bükey Didem’i bekleyerek, arada kimi su molaları vererek kilisenin yokuşunun başladığı meydanımsı boşluğa geldik. Kiliseye çıkmayı gereksiz kalori yakmanın başka bir yolu olarak düşündüğümüzden meydandaki eşekle Orçun’un hasret gidermesini bekleyip yola devam ettik. Eşek gözümüzde kimi sebeplerden ciddi saygınlık kazandı. Oradan uzaklaştık.

Görüntü014

Turumuza devam eder iken bir şapele denk geldim. Grubu bırakıp bir süre şapelin önünde durdum. Aklıma; o eski İstanbul ve tüm dinden, milletten insanların birbirine karşı barındırdığı, şimdi arasak da bulamayacağımız hoşgörü cömertliği geldi. Kirkor’u, Yorgo’su, Hasan’ı, Hüseyin’i hep birlikte.

Görüntü016

Büyükada’nın cidden büyük bir ada olmasından mütevellit, selelerin de taş kıvamında olması yüzünden kıç loblarımızda oluşan uyuşma ve sancılar bir süre sonra artık iyice ayyuka çıkmaya başlamıştı. Bir tek Orçun ve ben arsız gibi yıllardır bisiklete binmemenin acısını çıkartıyorduk.

oz2

Bir saat süren bisiklet turundan sonra yaktığımız azcık kaloriyi hemen iki kat olarak bünyemize geri katmayı düşündüğümüzden olsa gerek yaklaşık iki buçuk saat sürecek bir ağız idmanına başladık ayıptır söylemesi. Kedi ve martılar doluştu etrafımıza. “Cidden Acayip Kedifobik” Melis’ten kedileri uzak tutmaya çalışırken aslında kedi olan bir yerde Melis’ten uzak durmanın daha iyi bir fikir olduğunu; esen rüzgar dahil her geçeni kedi zannedip ani hoplama nöbetleri geçiren Melis’i gördükten sonra anladım. Bu nöbetler sırasında kimi denize düşme tehlikeleri geçirdim. Kedilerden birine durumu açıklamaya, bizden uzak durmalarının insanı olsun hayvanı olsun tüm ada sakinlerinin huzur ve güvenliği açısından en sağlıklı davranış olacağını anlatmaya çalıştım ve fakat kediyi durdursam da Melis’i durdurmakta pek muvaffak olamadım. Kedi ise atlattığım hayati tehlikeleri kedilere has vakur bir tavırla izledi.

Görüntü022

Kedi benden sıkılıp gitti. Melis’ten kaçarken bu sefer martıya tutuldum. Uzun hava okuyan bir martı geldi, yanımda serenatımsı bir şeylere başladı. Dediğinden pek bir şey anlamadım. Bağıranın kediler değil bir adet tekil martı olduğunu Melis’e anlatmaya çalıştım.

Görüntü023

Ben tüm bu hadiseleri yaşar iken Orçun, Erol ve Didem mutlu mesut adadaki günün tadını çıkartıyorlardı.

Ben denize düşmeyi başaramadan da kalkıp bu sefer tabanvay mini turlar atmaya başladık adanın merkezinde. Sait Faik’in dev resmini görünce üstadı delicesine seven Orçun’a gösterdim. Hemen saygılarımızı sunduk üstada. Başka bir gün üstadın asıl adası Burgazada’ya gitmek konusunda Orçun’la sözleştik.

sfzo1

Çay bahçesine çöküp motor saatini beklerken adanın yerlileri de şehirden adaya, evlerine dönmeye başlamıştı. Bize de yol görünüyordu. Dönüş yolunda 90′lar cukbaksına dönüşen Melis sayesinde Yoncimik ( takayi yomaşiko kombambaa kombambaaa) çoğunlukta olmak üzere, bir çok şarkıya eşlik ede ede Bostancı’ya döndük. Bitmişti ada turumuz.

Uzun zamandır, işten güçten fırsat bulup da arkadaşlarımla böylesi eğlenceli bir gün yaşayamamıştım, hele ki bugünün havasını-suyunu, her şeyini çok sevdiğim Büyükada’da olması keyfimi daha da arttırdı. Bu tip şeyleri planladığımızda nedense yapamayız fakat gayet doğaçlama bir biçimde, şehrin öte ucundaki fırtınaları iplemeden o gün bu beş kişi adaya hem de büyük bir adaya gitti, çok yoruldu, çok gezdi ama bir o kadar da eğlendi. Teşekkürler lan, valla gol atmış çocuk gibi sevindim. Teşekkürler. Hasretle gözlerinizden öperim =)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Şehr-i Kadim

Aralık 20, 2008 at 12:01 am (İpe Sapa Günce)

sehr-i-eski

Geçenlerde blogun bir parçasında yeni yapılan bir alışveriş merkezine izin günümde çağırıldığımı anlatmıştım hani. O izin günüm pij olduğu için bu hafta üst üste iki gün izin verildi bana. İznin ertesi mağaza indirime girecekti (Bugün! Yani 19′unda. On ikiyi geçtik mi lan?) Girdi de nitekim. Ben ise iznim başlamadan evvel kafada bir güzel hesap yaptım. Dedim iyice yayarım kendimi, bir güzel aylaklaşırım iki uzun gün boyunca. Çünkü dönüşte biliyordumki yılbaşına kadar nefes alamayacağım bir döneme gireceğim. 

İznimin başladığı saatlerde akşam eve gelmişim tıpkı okuldan cuma akşamı eve dönmüş gibi. Kahvem-cigarettem kol uzaklığımda, bilgisayara boş boş bakıyordum. Kimseyle konuşmadığım hemesenim de nedense açıktı. Pıt Barış pırtladı alttan, hoş-beş sonunda “Abi af-maf vb.” gibisinden bana kimi okulsal bilgiler verdi. Malum benim bu okuldan mezun çıkmam şampiyonlar liginde cadı kazanı bir gruptan çıkmamdan daha zor (Hemen örn: 1.Torba: Güzelkızspor, 2.Torba: Chelsea, 3. Torba: İnter, 4. Torba:  Zafromelspor) Yine de sonradan bir pişmanlık yaşamamak adına gidip neler olduğunu bir görmek istedim. İzin de mundar olursa olsundu. Ve fakat;

“Eren, Efe, Emin gibi üç adamı gördüğün izin hiç mundar olur mu?” diye kendimi tokatlayarak sorasım var tabi. Dördümüzü bir araya getirseniz ortaya (O da fizikteki kütlesel İ. Melih kanunu zoruyla.) toplam 4 Iq anca çıkar. Çok özlemişim hepsini. Her sınav dönemi adamların dersleri başlarından aşkınken gidiyorumki kendilerini doğal ortamlarında sınavlardan ambole olmuş şekilde inceleyebileyim. Huyum kurusun. Eren yine yakışıklıydı ve ders çalışmaktaydı. Emin’in saçları aylardır uzamamakta inat ediyorlardı (Son gittiğimde, üç ay önceki saç uzunluğu şu anki ile aynı.) Efe poker masasında tavuk yiyordu. Doğal ortamlarında izledim onları şimdi ise doğal ortamımda özlüyorum. Dudaklarınızı ıslatın çocuklar her gecenin dört buçuğunda ansızın kapında donabilirim! ( Fatih Ekspresi o saatte iniyor Şehr-i Eski’ye valla menim mir suçum yok.)

Cool Barış ile görüştüm. Okula devam etmemde ısrarcı davrandı sağolsun. Söylediği çoğu şeyde haklıydı fakat durumlar malum, işin o kısmına pek girmiyorum. Pınar’la görüştüm dönüş trenime binmeden önceki saatlerde. Okulumu değil fakat okuldaki arkadaşlarımı özlemişim. Bunu şimdi doğal ortamımda fark ettim.

Eski şehrim olmuş hakikaten Şehr-i Eski. Aylar-yıllar da geçse Eskişehir garına indiğimde hiç yabancılık çekmiyorum, şehirde bana karşı yabancılık çekmiyor. Yabancılaşmıyoruz karşılıklı. Fakat mutlak ve mutlak bir şekilde dönüş trenine de biniyorum o gardan. (Benim bu paragrafta anlatmak istediğim şeyi anlayan olursa lütfen bana da anlatsın. Ne kadar çok kelime ziyan ettim yaleppi!)

Kısaca gittim, gördüm, saçmaladım ve geldim. Çok özlemişim lan sizi nipıllar!

Bugünden itibaren ise kadınlardan (Bir çok, çok, çok fazla, hiyaaağğğ! Her yer kadın!) tarafıma yöneltilen saçma sorular maratonuma başladım. Artık en az bir ay bu böyle gidecek ve ben Manitu’dan sabırlar dileyeceğim. Kimi gelip “Bu neden indirime girmedi?” diye soracak, kimi “Neden bu indirime girmedi?” diye soracak, kimi “İndirime neden bu girmedi?” diye soracak, kimi “Neden indirime bu girmedi?” diye soracak hatta kasarsa birinin “Neden, indirim, bu?” diye neandantel soru kalıpçığını dahi iki dudak arasından pörtletebileceğini düşünüyorum. Hiç aklıma gelmezdi bana eskiden eski şehrimi özleyeceğimi söyleseler. Gülerdim. Şimdi ancak Umut Sarıkaya’msı buruk sırıtmalar yapabiliyorum “O’nu özlüyor musun?” diyenlere. Evet lan özlüyorum o şehri. Sessiz kalıyorum. Böyle adem bademciğim, elma bademciğim öff adem elmacığım bir yukarı bir aşağı yutkunuyorum. Zor oluyor. Aynaya bakıp karşımda benden daha salak birini görünce ancak içim rahatlıyor. Kendi kendime sırtarıyorum. Daha fazla da sürrealistleşmiyorum. Zor oluyor. Salak (gibi) oluyorum.

Not: He şehri sorarsanız hala aynı, değişmek istemiyor inatla. Seviyorum ben bu inadı.

(Ben bir şeyleri fena şekilde özlüyorum fakat daha ne olduklarını tam çıkartamadım. Af buyrun orta yere saçmaladım. Oh be! KEDDDİİİİİ!)

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Welcome Home (Sanitarium)

Ağustos 12, 2008 at 1:13 am (İpe Sapa Günce)

*Uzun bir yazı olacak kimi için de sıkıcı olabilir tabi. E okumazsınız olur biter. Kimse kimseyi iplemesin o zaman. Saatlerimizi ayarlayalım ve bitirelim şu işi.

…ve portatif mabedden özet:

26 Temmuz 2008′i 27’sine bağlayan gece kardeşim evde yerinde duramıyor. Ertesi gün büyük bir gün olacak. Orası kesin. Gayet sakinim ve fakat Akın, kardeşim de olsa bendeki sessizliğin fırtına öncesi delilik depolama olduğunu kestiremiyor. Sanki 27 Temmuz 2008 çok normal yani hayatımın sıradan ve boktan günlerinden biri olacakmış gibi sabaha doğru yatıyorum. Kardeşim heyecandan ve konserde dinç olmak telaşından erkenden yatıyor.

Sabah başıma dikiliyor zebani gibi. “Abi kalk, kalksana ya geç kalcaz.” diyerek geriyor beni günün en gerdirilmem tehlikeli anlarında. Zar-zor ve tabi küfrederek kalkıyorum ama bu küfür tiradım o kadar da uzun sürmüyor. Çünkü biliyorum ki bugün çok güzel şeyler yaşanacak, hissedilecek, yaşadığın hissedilecek, hissettirilecek.

Kimilerine göre sıradan bir konser. Evet sadece bir konser aslında. Kalabalık güruhun katıldığı bir müzik olayı. Hadi canım!

‘Futbol sadece futbol değildir’ diye bir laf vardır ya işte Metallica konserleri de sadece birer müzik olayı değildir. Çok daha ötesi vardır. Ancak işin içindekiler bilir. Yine de daha sona gelmeden dayanamayaraktan söylemem gerekir ki ben bile böylesine ulvi bir olay olacağını kestirememiştim. İnanılmazdı. Bir insanın anlaması için orada olması gerekir.

Tekrar mevzu bahis güne dönersek kardeşimin kasması yüzünden evden erken çıktık. Kardeşimin arkadaşları geliyor bizimle beraber. As kadrodan hiç bir eleman yok yanımda. P.ç gibi hissediyorum kendimi. “Ah ulan Erol, Orçun, İbo olacaktı şu konserde yanımda.” diyorum kendi içimden sık sık. Mecidiyeköy’e ulaşıyoruz. Çocuklar yemek yemek için bir yere giriyorlar benim tek başına dolanasım geliyor, dolanıyorum. Çocukları alıp stadın arka tarafına kamp kuruyoruz. Kola, bira takılıyoruz işte bir süre. Rock müziğin her fraksiyonundan adam gördüm orada takıldığım saatlerde; 80 tayfası, black-gotik-death tür ve türevleri, grindcorecular, heyecanlı şekilde ortamın güzelliğini ilk defa yaşayan bebe numetalciler. Fakat en baba tayfa saçı başı ağarmış konsere çocuğuyla, yeğeniyle üzerlerinde ride, kill, master tişörtleriyle gelmiş olan azımsanmayacak köklü rock dinleyenleriydi. Kendi kendime ‘Lan bu adamlar belki müziği bırakır benim çocuğum boyuma gelesiye ama şu adamların yaşayacağı haz, offf…’

Kardeşim Uğur’u arıyor çöreklendiğimiz yerden. Adamı uykusundan uyandırmış, gelmiyor musun diye geriyor. Uğur konseri bile unutmuş neredeyse. Bir-iki saat sonra katılıyor aramıza. Muhabbet tatlılaşıyor bu hiper güzel adam sayesinde. Yanımızdaki kardeşlerimize onları hor gören şakalar yapıyoruz, takılıyoruz sırf bizden daha tecrübesizler hayatta diye. Gülüp eğleniyoruz.

Saat üç oluyor, beş oluyor, ilk ön grup Sword çıkıyor, çalıyor, biz pek iplemiyoruz, kardeşim kurtlanıyor. ‘Abi girelim artık stada, girmiyo muyuz?’ Bunaltıyor beni. ‘Tamam lan.’ diyorum ‘Hadi girelim artık.’ İnan’ı kapalı girişine bırakıp geliyorum, Uğur’la konser sonrası görüşmek üzere ayrılıyoruz. O’nun bileti açıktan biz saha içinde tanık olacağız James Hetfield’ın zihinlerimizde fanilikten ölümsüzlüğe tekrar tekrar geçişine.

Çok zorlanmadan giriyoruz içeri. Müsait bir yer buluyoruz kendimize. Biraz sonra Pentagram çıkıyor. Isınıyoruz gibi sanki ve fakat ses inanılmaz kısık. Yine de eşlik ediyoruz Türk Metal Efsaneleri’ne. Bilindik parçalarını çalıyorlar. Selçuk ile karşılaşıyorum sonunda. Telefonda gürültüden nerede olduğunu anlayamamıştım, yine şans eseri buluyoruz birbirimizi. Tool konseri öncesinde de böyle olmuştu. Konsere gitmeden önce Samet’e ‘Du Selçuk’u arayalım birlikte gidelim. Nerede acep?’ dediğim anda önümüzden geçmişti Bjk Tansaş’ın alt tarafındaki açıklıkta. Konserler olmasa yüzünü göremeyeceğim adamın.

Yanına gidiyorum. ‘Abi önümüzde iki turist kız var bak görüyo musun pentagram ile dalga geçiyolardı akılları sıra siz anlamazsınız biz seviyoruz dedim g.t ettim salakları.’ diyor. Elin salak sarışın gacosu ne anlar Pentagram’dan Aşık Veysel’den? Acıyorum onlara. İki kapılı bir handalar ve fakat farkında bile değiller.

Pentagram sonrası Down çıkıyor sahneye. Yine ses az geliyor bana. Konsantre olamıyorum. Bir saat kadar çalıyorlar. Phil Anselmo iyi niyetli bir adam, bizi gaza getirmeye çalışıyor elinden geldiğince. Hatta bir şarkıyı adını hatırlamadığı Türk bir Down hayranı için çaldıklarını söylüyor. Eleman herhalde uçmuştur sevinçten. Fanları olmadığım ve metalden emeklilik yıllarımda adı duyulmuş olduğundan pek bilmediğim için Down’la pek ilgilenemiyorum ne yalan söyleyeyim. Ortamı gözlüyorum daha çok. O sırada tribünde dürbünlü, kıvırcık saçlı bir kız görüyorum. Konser öncesi, sonrası çok fotoğraf ve video çekmememe rağmen neden bu kızı önemseyip fotoğrafını çekmişim? Çok Uğur Dündar buluyorum kendimi.

Yavaş yavaş insanlar heyecanlanmaya, atmosfer güzelleşmeye başlıyor. Sırada kimse kalmadı. Trash metalin en büyük ve rock müziğin efsane grubu çıkacak birazdan sahneye. Biraz dediğim yaklaşık bir saat. Bu arada yanlış hatırlamıyorsam kapalı, açık tribüne türlü tezahüratla laf atmaya başladı. Açık cevap verdi. Süper bir geyik ve eğlence başladı. Tribünler defalarca Meksika dalgası yaptı. Saha içindeki herkes her dalgada kafaları ve vücutları üç yüz altmış derece dalga boyunca izliyordu. Tepeden görmek isterdim içinde bulunduğum manzarayı. Derken bize laf atmaya başladı tribünler: Çök, çök, çök, çök! Tüm saha içi defalarca çöküp, kalktık. Bir ara herkes Metallica’yı falan unuttu. Çok eğlendik. Hava karardı bir şekilde. Derken…

Ennio Morricone’nin ünlü Ecstasy of Gold’unun ilk notaları… Herkes biliyorduki birazdan buradaydı efsane. İki dakika kalmıştı. On binlerce kişinin tüyleri diken diken, bekliyorlardı.

Lars’ın zil vuruşları ve işte ilk gitar sesi, dünya üzerindeki belki de (Bence kesinlikle!) en iyi konser parçası: Creeping Death!

Seyircilerin çoğu ilk kez James Hetfield görüyordu, yanında Kirk Hammmett, Lars Ulrich ve gruba Jason’dan sonra katılan Rob Trujillo. James Hetfield’ı ilk kez görenler (Kardeşim dahil.) doğal olarak Jason Newsted gibi bir konser basistini görmeye muvaffak olamamış oluyorlardı. Jason oradaymış, O’nun yerine söylüyormuş gibi söylüyoruz şarkıyı. On binlerce kişi. Şarkının orta kısmına gelip riff değiştiğinde James’i hiç uğraştırmadan hemen başlıyoruz ‘DIE!’ diye bağırmaya. James ve Kirk’ün yüz ifadelerini görüyorum kurulu üç dev monitörde ayrı ayrı. Gülümsüyorlar bize, çok hoşlarına gidiyor bariz belli. James daha da gaza geliyor seyircinin açlığını görünce ‘You’re beautiful İstanbul!’ diye bağırarak giriyor: ‘Die by my hand…’

Setlisti ayrıca yazı sonuna ekleyeceğim. Harvester’dan önce “… sadece iyi görünmekle kalmıyorsunuz, sesiniz de çok iyi! Çok iyi, inanılmaz!” diyor.

Konserden önce Metallica’nın bu turdaki setlistlerini incelemiştim. Kimi yerlerde Unforgiven çalmışlardı. İstanbul’da çalmadılar. 99 konserinde Jason ve Kirk’ün sadece introsunu çalıp bıraktıkları Welcome Home ise benim için sevdiğim onca şarkıları arasında ilk sıralarda yer aldığından ilk bir dakika şarkının tümünü çalıp çalmayacaklarını algılayamadım. Konser sonrası Akın ‘Abi ben sana baktım direk, ellerin kafanda Hassiktir Hassiktir Sanitarium çalıyolar laaan!’ diye bağırıyodun.’ olarak özetledi olayı. Hala inanamıyorum. Büyülenmiştim! O an hissettiklerimin kelimelerle bir izahı yok ve bu yüzden bir Metallica konseri sadece bir müzik olayı değildir. Bu kadar sığ bir tanım yapılamaz. Yapan karşısında beni bulur. O kadar!

Sanitarium’dan sonra çalınan altı şarkı ise sonradan kafama ‘Lan böyle setlist hazırlanmaz, insan mısınız siz?’ sorusunu getirtmiştir gayr-i ihtiyari. Grubun en sevdiğim şarkısı olan ve belki de sevdiğim tüm şarkılar arasında en sevdiğim (Nasıl bir cümle lan bu? Yok yok tam da yazılışı, anlamı tam bir cümle bu.) şarkı olan Fade to Black’i canlı dinlemek, kardeşim aynen anlatıyor ‘Abi yine kendi kendine bağırmaya başlamıştın garip garip.’ Kendimden geçmişim sanırım. Fazla bir şey hatırlamıyorum. Bildiğin fenafillah işte. Orgazm da neymiş?

Konser öncesi türlü sebeplerden konsere gelemeyen Erol’a bir şarkı dinletmeyi planlamıştım. Çok da zorlanmamıştım düşününce. Fade to Black sonrası Master of Puppets’ın ilk riffi duyulur duyulmaz sarıldım telefona. Konseri doyasıya izlemek için ne foto ne vidyo uğraşmadım konser boyunca fakat bu bir boyun borcuydu ve ödenmeliydi. Aradığımda ilk başta kapattı telefonu. Kızdı sandım. Fakat geri arayınca anladımki şarkıyı full dinlemek istiyor. Komünüme dinlettim şarkıyı. Sonradan ‘Ah ulan!’ dediğini anlattı. Orta kısımdaki soloda seyircinin katılımından bahsetmeden geçemeyeceğim. Grubu mest ettik resmen. Adamlar çok mutlu oldular.

Açık söylemem gerekir: James dışındaki grup üyelerini pek fazla takip etmedim. James ise o gece sadece benim gözümde değil çoğu insanın gözünde yarı-tanrılıktan bir çeşit müzik tanrılığı mertebesine ulaştı. Enter Sandman öncesi yaptığı parmak şov dillere destandı. İnanılmaz sempatik bir adam oldu bu herif. Türlü yeteneği var eyvallah ama bir de sempatik oldu adam bunca yıl sonra.

Sandman’de şarkı ortasında durdu ve yeniden başladı şova James ve başlar başlamaz One’daki gibi muhteşem bir görsellik kapladı ortamı. ‘Exit light enter night!’

Seek and Destroy ile konseri bitirdiler. Konser sonrası konseri hala nereden izlediği bir muammaya dönüşen sürpriz yumurta Orçun’la buluştuk. Gereken konser geyiğimizi çevirdik. Sesim tamamen kısılmıştı. Bir insan Whiplash ve Motorbreath dahil çalınan tüm şarkıları bağırarak söylerse nihai sonuç kaçınılmaz tabi: Ertesi gün işe kısık sesle gitmek.

  

İnanılması zor, yaşanılası bir olaydı. Kelimelerle tarifi mümkün değil. Yazıyı sonradan okuduğumda kesin ‘Lan şunu yazmayı unutmuşum, bunu da.’ diyeceğim ama dedim ya yazmakla olmaz, 27 Temmuz 2008 hakkında, kelimeler, kifayetsiz kaldıklarını yazılı bir şekilde belirtirler şahsıma. Uzun süredir moral bakımından kötü olan Zafer’e yaşadığını yeniden hissettiren bir geceydi. (Evet kendimden sanki başkasıymış gibi bahsediyorum! Blog benim yazı benim!)

Yukarıda görmüş olduğunuz sahne tanrısı hakkında atıp tutan insanlara da naçizane derim ki:

“Gidin O’nu bir de sahnede görün, ondan sonra yanıma gelip konuşun.”

Bir milad daha yaşandı hayatımda ve en güzellerinden biriydi. Kesinlikle, köküne kadar:

Back to the roots!

* Fotoğrafların çoğu oradan buradan alınmadır. Dedim ya uğraşmadım.

27 Temmuz 2008 Metallica İstanbul Konseri Sıralı Şarkı Listesi:

00. extacy of gold
01. creeping death
02. for whom the bell tolls
03. ride the lightning
04. harvester of sorrow
05. welcome home (sanitarium)
06. leper messiah
07. …and justice for all
08. no remorse
09. fade to black
10. master of puppets
11. whiplash
12. nothing else matters
13. sad but true
14. one
15. enter sandman
- – - – -
16. last caress
17. motorbreath
18. seek and destroy

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Günlük Arası Karalamaca

Ağustos 4, 2008 at 10:24 pm (İpe Sapa Günce)

Sadece kalem. Sadece sayfa. Sadece duygular türlü türlü. Sadece…

Beynimin düşünce oyunları kalemimin kelime oyunlarına dönüştüğü anlarda özgürüm sadece. Başka türlüsü düşünülemez, yok.

Terk edilmek. Bırakıp gidilmek. Aslında hiç de özel olmadığının senin için özel olan biri tarafından tabak gibi masaya serilip tek kişilik porsiyon servis açılması.

Tanım, kavram, tabir. Kargaşa. Spazmların rahatlatıcı etkisi. Korku, aşk, sevgi, üzüntü, seks, hüzün, karakter, salaklık, kulak, göz, ten, burun, beyin, düşünce… Spazm. Kasılmak, kasıntı. Beyin kasıntısı. Kasıntı sonrası kaşıntı. Beyin kaşıntısı. Harfin kıçına nokta koymanın değiştirgenliği.

Bir sel duygular. Tekil içinde çoğul. İçimde deniz adı sen içimde okyanus adı aşk. Sen<aşk=aşk>sen. Bu işte bir yanlışlık var. Bir yanılma belki de… Bir pay.

Kafa karışıklığı. Neye inanacağını bilememek. Ne hissettiğini şaşırmak.

Çekip gitmek gerek hiç gitmediğin fakat önceden bildiğin, güzel sıfatları himayesine almış bir yere. Sırtında; sırf sırtında olsun, ritüelin içi dolsun, için rahat olsun diye sırtladığın çantan, gözlerin yorgun, yürü sen. Yürüsem. İlkbaharın güzelliğine inat. Bahar spazmı.

Neyi bilmiyorum, belki de hiç yaşamadığım bir şeyi, yaşanmış da bitmiş gibi zamansız tüketilmişçesine, özlüyorum.

Bakabileceğim, beni özel, tüzel, sıradan fark etmez; ben gibi gösterecek bir ayna arıyorum. Aynalarla ilgili fikrim değişsin istiyorum.

Özlüyorum…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Adalar

Temmuz 20, 2008 at 11:52 pm (İpe Sapa Günce)

 

Tarih Ekim 2006, yer Heybeliada. Bu resimden bir gece önce Erol bende kalmıştı, ertesi gün ise adaya gitmek için Dido ile konuştuktan sonra beni sıkıştırmaya başlamıştı:

- Abi ben şimdi konuştum Dido’yla yarın bizle geliyosun.

- Yok abi ben gelmem. Siz gidin.

- Niye?

- Abi siz gidin işte ben gelmeyeyim. Hem takılın işte iki sevgili.

- Lan ne alakası var? Didem de istiyo gelmeni hem saçma saçma konuşma, geliyosun geliyosun.

- Olm ne işim var benim adada?

- Burda ne işin var, naapçan bi başına?

- Ee ımm ya şey lan bulurum bişeyler sana ne aaa al sevgilini git işte adaya paşa paşa ne beni de sürüklüyosun peşinden?

- Geliyosun o kadar!

- Ya yok ab…

-Sus geliyosun dedim.

- İyi, peki tamam.

 

Zorla tutup götürmüşlerdi beni Heybeli’ye. Daha doğrusu vapura bindikten sonra karar verilmişti Heybeli’de inilmeye. Ekim ayında kimsecikler yoktu etrafta. Adanın yerli halkı arasında direk sırıtıyorduk. Halk da anlamamıştı o mevsimde orada ne işimiz olduğunu. Adayı tavaf etmiştik, başı boş köpeklerden korka korka. Bir köpeğin bize saldırası tutsa Didem Erol’dan da benden de cevval. Garip ve salak salak bakıyordum etrafa yalnız  ve adada olmanın hüzünlü hazzıyla. Hissettiğim şeyi o zaman anlayamamıştım. Hissetmiştim ama anlamamıştım.

Tarih Nisan 2008, yer Büyükada. Bu resimden bir hafta önce adaya gitme kararı alınmıştı. Kadroyu bozmayacaktık (Bak ya kararlı cümleler kuruyorum. İstesek de bozamazdık zaten.) Bu sefer en çok ben istemiştim gitmeyi, haklı olduğumu da gördüm günün sonunda.

 

Heybeli ile Büyükada gezileri arasındaki tarihsel boşlukta binbir türlü olay yaşandı elbette. Çok şey değişti ve değiştirildi. Fakat baki kalan şey o dönem tanımlayamadığım his idi.

 

Büyükada’ya iner inmez bir huzur doluvermişti içime. Bu sefer hem mevsim hem hava şartları daha uygun olduğundan kalabalıktı ada. Vapurda oturacak yer bulamamıştık. O kalabalığın içinde, sesler-gürültüler-görüntüler havada uçuşurken ve biz yemek yer bisiklete biner, yürür, fotoğraf çeker iken Heybeli’deki hissin isimlenmiş hali hep içimde bir yerlerde idi. (Evet içime kaçmış o zamandan beri duruyormuş, ada havasıyla ortaya çıkıyor en aleni hali.) Koca bir yalnızlık! Şöyle en görkemlisinden, derin bir nefes aldırtıp, iç çektirten cinsten. Bi güzel yalnızlık.

 

Elimizin az-biraz kalem tutmasından müevellit, ada havasını da alınca gaza gelmiş idim. Sıralıyordum tasarılarımı:

- Abi adanın yukarısından ev alıcaksın müstakil.

- Eee?

- Bisikletle inicez çarşıya. Herkes eş-dost. Kurulacak rakı sofrası, eski-yeni tüm dostlara, sevgililere içilecek, gaza gelinip bet seslerle sarhoş şiirler okuyacağız. Kör kütük eve bisikletle dönmeyi planlayışımız pedalları tutturamayıp bir iki bisikletten düşme tehlikesi geçirince suya düşecek.

- At mı olm bu zırvalamaya başladın sen yine. Ama yok lan harbi burda ne içilir he! Eee?

- Ya o halde nasıl bisiklet kullanıcaz neyse. Yüklenicez cilalık içkimizi eve götürmek üzere, yolluğumuzu içe içe gelicez eve. Denize karşı oturucaz balkona. O kafayla elde kalem artık ne gelirse. Sonra sızıcaz. Sabah ne yazdığımızı okuruz, keyifleniriz.

- Harbiden he. Gerçi başka birine anlatsan hayale bak der ya daha ne ister insan.

- Muhabbet işte, ötesi mi var?

- Var mı?

- Yok.

- Yok tabi.

- Erol biz içmedik di mi?

 

Didem şaşkınlıkla yukarıdakine benzer diyaloğumuzu dinliyordu. İki ruh hastası ile birlikte adada olduğunun ayırdına vardığında artık çok geçti. Biri kaç yıllık sevgilisi diğeri kaç yıllık arkadaşı.

 

Lafı uzattığımın ve yazıyı saçma sapaklara saptırdığımın farkındayım. Hatta kastındayım. Demem o ki (Ne ki?) bu ada denen varlığın kendisi başlı başına yalın ve yalnız. Kendi türünden bir diğer kara parçasıyla hiç bir bağı yok, olsa bir özelliği kalmaz zaten. En önemli özelliği dağlar onu dört bir yanından. Bu yüzden adalar mütevazidir, pek gurur duymazlar kendileriyle, olur-olmadık böbürlenme nöbetlerine girmezler. Tanımın kıçındaki çoğul ekine bakmayın, her biri ayrı ayrı yalnızdır son tahlilde.

 

Her gittiğin ada tekildir ve sen gitmezsen o sana gelemez. Suyun kandırma gücünü hesaba katmak lazım. En güzeli oturup beklemek suları aşıp gelecekleri.

 

Gereksiz hislenen şairler gibi konuşmaya başladım. Ada işte bu, yalnızlık kanıtı. Köprüsüz diyarlara verilen isim. Yıllardır kullanılagelen bir metafor, su içinde kalmış bir mecaz çeşidi.

 

Tabirleri çoğalır, kendi asla.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın