Lefter, Metin, Vedat

Temmuz 21, 2009 at 1:15 am ("Düm"düz Yazılar)

vedatokyar

Normalde bu tip yazılar yazmam. Futbola eskiden aşıktım fakat artık onu ben onu çok severken yine beni terk etmiş bir sevgili gibi görüyorum.

Çeşitli sebepleri var elbette bunun. Bu sebeplerin arasında herkesin kendi çıkarını, şanını-şöhretini düşünmesini, cebini doldurma sevdasını gösterebiliriz. Şu an sahalarda top koşturan futbolcular arasında “Efendi” sıfatını hak eden bir elin parmağı kadar bile adam gösterebilir misiniz? Daha geçen sezon GS-FB derbisinde yaşananlardan, futbolculardan çok ben ve benim mantığımdaki insanlar utanmıştır eminim, hangi takımı tutarsa tutsun.

Vedat Okyar’ın vefat haberini aldığımdan beri bu topraklarda doğmuş biri olarak nedensiz ve gereksiz görülebilecek bir moral bozukluğu içerisindeyim. Sanki bir kale daha devrildi. “Hasta fakat kesinlikle fanatik ve radikal olmayan” bir GS taraftarıyım ve renkleri bir kenara bırakarak sadece benim değil herkesin üzüldüğünü görüyorum. İnternette pek çok kişi pek güzel şeyler yazdı ardından zaten, o kadar güzel ve yerini bulan cümleler ki üzerine ekleyecek hiç bir şeyim yok. Ben daha çok şunu sormak istiyorum size: “Şu an oynayan futbolculardan herhangi birinin ölümünün ardından da acaba Vedat Okyar’ın, Metin Oktay’ın vefatlarından sonraki kadar üzülebilecek miyiz gerçekten?” Elbette umarım geç olur fakat şu an benim aklıma gelen bir kaç isim var ve hepsi de futbolculuktan emekli olmuş durumda: Can Bartu, Rıdvan Dilmen, Şenol Güneş ve benim gözümde özel bir yere sahip Ergün Penbe.

Geçen gün televizyonda Metin Akpınar’ı gördüğümde kendi kendime “Bu adama bişey olmasın lan. Harbi üzüntüden ölürüm.” demiştim sonra aklıma Şener Şen gelmişti. İşime gelmediğinden aklımdan savurmaya çalışmıştım bu düşünceyi ve yakın zaman sonra Vedat Okyar’ın haberini aldım.

Bu saydığım isimlerin hepsi özgün, saygın insanlar, yerine yenisini koyamayacağımız… Fakat hepsinin ortak ve benim onları elimden geldiğince örnek almaya çalışmamın en büyük sebebi ise naiflikleri!

Vedat Okyar’ı televizyonda ne zaman görsem, oturduğum koltukta, uzandığım kanepede gizliden kendime çeki-düzen verirdim. Gazetedeki köşesinde o ufak fotoğrafta bile bir ağırlık, bir saygınlık vardı. Sanki babamın çok sevdiğim; rakı masasına birlikte oturduklarında çocuk halimle anlattıkları hikayeleri can kulağıyla dinlediğim bir arkadaşıydı Vedat Abi. Öylesine naif, öylesine bir “Tanzimat Beyefendisi” Yıllanmış bir şarap misali.

Vedat Abi televizyona her çıktığında yaşım kaç olursa olsun, aynı lafları duyacağımı bile bile babama dönüp sorardım “Baba, nasıl bir futbolcuydu?” “Çok teknik! Defanstı ama çok teknikti, ayak içini kullanırdı. Beckenbauer gibi düşün, aynı O’nun tarzı.” derdi babam her defasında.

2520metin_oktay__7_

Beşiktaşlılar’ın Beşiktaşlı olmakla gurur duymalarına bir sebep bu adam, tıpkı benim Metin Oktay sayesinde Galatasaraylı olmaktan, babamın Lefter sayesinde Fenerbahçeli olmaktan gurur duyduğu gibi. Kızsa da neyi nasıl söyleyeceğini bilir, kimseyi kırmazdı. Hiç bir şeyi kırıp döktüğünü de görmedim bu zamana kadar. Söylediği kimi şeylere katılmayabilirdiniz fakat diğer spor yorumcularına söylediğiniz gibi televizyon başından “Hadi ordan be sen de Vedat Abi!” diyemezdiniz. Şu örnek cümleyi yazarken bile “Acaba kendisine bir saygısızlık mı yapıyorum?” diye düşünüyorum.

lefter

Babam GS-FB maçlarını iki takım taraftarlarının kol kola izlediği zamanları görmüş. Belki de ben bu dönemler bittiği için gidemiyorum stadlara. Karşı takımın tribününde oturanların da insan olduğunu unutmuş durumda şu an ev sahibi takımın taraftarları.

“Metin Oktay”, “Vedat Okyar” isimleri karşı takımın taraftarına da saygı gösterilen bir dönemi sembolize ediyorlar belki de benim kafamda. Bu yüzden bu kadar üzülüyorum.

metin_oktay_can_bartu

Kaan Kural, basketboldan çok basketbolun içindeki hikayeleri sevdiğini söyler hep. Ben de; bir derbi maçından sonra, sahada birbirini yenmek için “Efendilik sınırları içerisinde” her şeyi yapmış iki takımın topçularının, skor ne olursa olsun, birlikte balık yemeye gittikleri dönemleri görmek, o hikayelere tanık olmak isterdim. Şimdiki gibi yenilen takım hangisiyse, tesislere dönerken otobüslerinin taşlandığı bir devre değil!

Lefter Küçük Andonyadis, Metin Oktay, Vedat Okyar. Böylesine efendi böylesine naif insanlar aramızdan ayrıldıkça birer sur daha düşüyor centilmenlik kalesinden, kırılıyor, dökülüyor.

Hoşçakal Vedat Abi! Hepimizin başı sağolsun.

(İyi ki bu sene Bjk şampiyon oldu.)

vo2

Kalıcı Bağlantı 2 Yorumlar

Gelinin Altı Patlar

Şubat 4, 2009 at 11:49 pm ("Düm"düz Yazılar)

Kâşif dalgındı bu aralar. Gecenin bir yarısı ırmak kenarında Cevat, Muhsin oturmuş, demleniyorlardı her zamanki gibi. Gözünü ırmağın karşı yakasındaki hep aynı ağaca diker olmuştu. Cevat ile Muhsin’in gözünden kaçmıyordu bu alışılmışın dışındaki durum.

Kâşif deli-dolu, fişek gibi has bir Karadeniz çocuğuydu. Hayatı boyu O’na biçilen kaba sığmamıştı. Çocukluğunda evdeki tabak-çanak dolu tereğe tırmanır, çoğu kez büyük gürültüyle aşağı indirirdi tüm rafı. Başta annesi, gürültüye gelenler yüzü-gözü kan içinde, damarları pudra teninden görülen sarışın çocuğu yerde bulduklarında ne yapacaklarını şaşırırlardı. Gıkı çıkmaz, ağlamazdı Kâşif, ölümüne darbe alsa ağlamazdı. Çocukluğu yılanları çomakla dürtmek ve tereklere tırmanmakla geçmiş bu süre içerisinde annesi yere yakın raf uygulamasını başlatarak köyde terek rönesansının Da Vinci’si olmuştu.

Çocukluğu aynı şekilde büyüklüğüne yansımıştı. İşte bu sebeple Muhsin ve Cevat anlamlandıramıyorlardı Kâşif’teki bu durgunluğu. Her ikisi de üçüncü biralarına geçmişlerdi fakat Kâşif normalde altıncıda olması gerekirken ikincideydi. Muhsin ilk önce Kâşif’e sonra Cevat’a baktı:

—La Kâşif! Bağa bak. Ne bu durgunluk? Bi haftadur ruh gibisin. Anlatsana olm.

—Gafam garuşuk mına goyim. Bağa değmen az.

—Niye? Diyerek diyaloga gayet epik ve bir o kadar da pozitif bilimsel sorusuyla katılıverdi Cevat.

—Ya bi bok yok gorkman. Evlencez işte iki gün soona. Ona takuldum. Geçer.

—Gızı zorla almıyon ya olm. Sevmiyon mu sen bu gızı? Daha altı ay önce ha burda “Babası vermezse gaçururum amına goyim!” diyen sen değil miydin? Dedi Muhsin.

—Heee bendim.

—Eee o gada adamı, gızın babasını, senin ananı ikna edene gadar götümüzde ayı bağırdı ya la Kaşif. Şimdi ne bu hal? Diye ekledi Cevat.

—İçimde bi sıkıntı var Cevat. Fatma ile ilgili değil. Seviyom Fatma’yı. Ama böyle apar-topar oldu sanki. Hem daha askerlik var.

—E daha sonraya erteletseydin ya Kâşif.

—Muhsin o zaman da gız elden gaçar, cayarlar diye gorktum. Bişey diyemedim işte. Gızı almadan askere gitsem u ara verseler gızı bi fındık tüccarının oğluna, dönüşte hem gızı hem babasını hem u gızı alanı vururum. Hiç yere seri gatil olurum muğa goyim.

 

Uzun bir süre daha sessiz kaldı ırmak kenarı. Ağustos böceklerinin sesleri de azalmaya başladığında toparlanıp evlere dağıldılar. Sabah düğün hazırlıkları başlayacaktı.

Bir telaş hazırlıklar başladı. İkinci gün geldi. Erkek tarafı, düğün günü arabayla garşı geçeye Fatma’yı almaya gitti. Fatmaların harmanda herkes ve her şey hazırdı. Yörede tüm köylerin gündüz düğünlerinde çalan orgçu İsiin ile elektro-lead saz Memet, siteyşın vagon, pis beyaz, toros arabayı yine harmanın başına çekmişlerdi.

Gelin evi gelenlere baklava ikram etti. Kâşif evin önüne geldi, kız evi naz yapmaya başladı. Kâşif her şeyi unutup baklavalara saldırdı. Sıkmıştı artık bu naz. Kızın ufak erkek kardeşi kapıyı açmanın hesabını beş yüzlükten açıyordu. Nuh diyor tenzilat demiyordu. Kâşif bir yandan gayınçosuyla pazarlık ederken bir yandan da vereceği parayı hafifletmek için yüz milyona yakın baklava yiyordu. Artık herkesin sıkılmaya başladığı bir anda Fatma kızlıktan kadınlığa geçiş aşamasını hızlandırmak için hiç adet olmasa da indi köy evinin merdivenlerinden, açtı kapıyı:

—La amma uzattığız ha!

—Aba napıyon?

—Çekil!

 

Kâşif bu diyalog sırasında eliyle son bir baklava daha attı ağzına tencereden. Kızın çıktığını gören Memet soloya girişti. İsiin orgun yuvarlak butonlarından birine bastı. Bir gürültü kirliliği başladı, kasap havasına dönüştü. İlk gelinin görümcesi, Kâşif’in kız kardeşi Gümüş atladı harmanın orta yerine, oynamaya başladı. Diğerleri hemen O’na katıldı. Cevat bu sırada içinden düşünmeye başladı. “Hastayım sağa Gümüş emme abin gangardaşım. Ne bahtsızmışım. Ben bunla evlensem zapt edemem ya la. Bak bak nası gıvırıyo haspa. Olsun hastayım sağa emme abin gardaşım.” Muhsin Cevat’a “Ne haltlar düşündüğünü biliyom.” dercesine baktı. İkisi de aynı anda yaktılar cigaraları.

İki saat duraksız kasap havasından sonra, hava kararmadan bindi kız düğün arabasına, erkek evine doğru bastılar gaza. Toros içi dolu teçhizat kendi yoluna gitti.

Kâşif, Fatma arka koltukta, ön sağ koltukta düğünün ağası Dıvdığın Muhtar Osman, şoför koltuğunda siyah gömlek üzerine garson kompleksli pis mor bir papyon takmış Muhsin, konvoyun en önünde gitmekteydi düğünün esas arabası. Arkasında Kâşif’in kuzeninin kullandığı arabada Kâşif’in babası Necmi ile Necmi’nin amcaoğlu Bolat vardı:

—Gırnataynan davul olacak akşam Necmi abi. Bi garşılama oynarız senlen gapıda.

—E böğün oynamicaz da ne zaman oynicaz Bolat?

 

Davulcu Körlerin Hasan ile gırnatacı kardeşi Hami elleri enstrümanlarında alesta bekliyorlardı düğün evinin önünde. Düğün arabasının üstündeki gelinlik giydirilmiş plastik bebek, köyün girişindeki bayırda ufuk çizgisinden çıkmış bir gemi gibi görünür görünmez başladı Hasan ile Hami’nin mesaisi:

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Arabalar harmanın baş tarafına çekildi. Harmanın üst kısmında yemekler, içkiler kısaca odalara bölünmüş bir çadır içinde masalar hazırdı. Harman şenlik yerine döndü. Köyün çocukları daha arabalardan inmeden annelerinin eteklerine “Anneeee ayraan!” “Anaa paklava!” “Anaaa çişim geldi!” çığırtkanlıkları içinde yapışmaya başladılar. Kimi duyarlı anneler çocuklarının ihtiyaçları için eve koştu. Kimisi “Heri dur daa adı batmayasıca!” ve benzeri çemkirmelerle şamarı patlattılar çocuklarının suratlarına. Çocuğu olmayan Gümüş yine ilk atlayandı çimle kaplı etnik dans pistinin ortasına.

—Anam gızı garşı geçede bıraktık oynuyodu. Arabaya zor goydular dedi Lütfiye.

—Bu arabada da oynaya oynaya gelmüştür. Galduğu yerden aynen devam gız bacım dedi Hacer.

 

Lütfiye ile Hacer köyün yaşlılarındandı. Keyfanı denirdi onlar gibilere. Biraz da gençliklerini hatırlamışlar, hafif kıskançlıkla doğurmuşlardı bu diyalogu. Artık romatizmalı bacaklarla ve bacaklara yakın göğüslerle oynama işini yapmak fiziksel bir imkânsızlık içermekteydi. Hasetlenmişlerdi, hasretlenmişlerdi.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Gel Necmi abi bi garşılama oynayalım dedi rakıdan iki dublelik yükünü alıp kıvama gelen Bolat.

 

Geldi Necmi. Ustaca oynadılar karşılıklı. Bir güzel eğlendiler. Masalarına döndüler.

—Zafeeeeeer! Buuuuz! Zafeeeer! Diye bağırdı Bolat. Rakısı buzsuz olamazdı. Buz bu köyde bulunamazsa gerekirse çarşıya inilip yaratılmalıydı.

 

Koştura koştura, kafası ıslak bir şekilde geldi Zafer babasının yanına:

—Efendim baba?

—Oğlum buz getir.

—Tamam baba dedi Zafer. Gövdeyi çevirdi, tam adımında babası:

—Oğlum saçın niye ıslak senin?

—Kafayı yıkıyodum baba.

—Niye?

—Sabahki kuaför sağdıcız diye saçımı yaptı ya onu bozdum.

—O niye?

—Sik gibi yaptı baba kafayı, gün boyu nereye saklanacağımı şaşırdım. İşin kötüsü damadın yanında olunca pek saklanamıyorsun.

—E yaptırmasaydın.

—Bişey sormadılar ki bana. Saçı yaptı herif gitti. Ayna mayna yok. Araba aynasında fark ettim.

Necmi ile Bolat gülüştüler:

—Tamam olm sen buz getir bize bi de peynirlen garpuz-gavun. Gafanı gurut ama önce.

—Tamam baba.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

 

Sadece Bolat ile Necmi değil davetli herkes yükünü dolduruyordu. Yük doldukça eller bellerdeki silahlara kayıyor, başlıyordu “jarjör solo”lar.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Tak tak tak tak tak tak!

 

Hami ile Hasan düğüne gelen herkesi köyün girişinde karşılıyordu. Köyün girişinden silah sesi duyulduğunda “Biz geliyoruz.” mesajını alan davul ile klarnet o tarafa yöneliyordu. Bahşişlerini alıp, gelenleri harmandaki düğün çadırına kadar geçiriyor ve orada başkası gelene dek sabit çalıyorlardı. Tüm bunlar olurken Kâşif midesindeki ekşimeyi ikinci soda ile bastırmaya çalışıyor, Fatma annesiyle bakışırken birden ana-kız senkronize ağlamaya başlıyorlar, Gümüş bel dingildetmede rekordan rekora koşuyor, Gümüş’ü izleyen Cevat birinci paketini büzüp ağaçların arasına atarken ikinci paketin jelatinini havanın iradesine bırakıyordu.

Tüm konuklar gelmişti. Karnavala dönmüştü düğün. Çoluk-çocuk geç yatmakta serbestti bu gece. İstedikleri gibi azıyorlardı açık arazide. Keyfanılar bir köşede gelinlerini, gelinler, oynamadıkları sürede gaynananalarını çekiştiriyorlardı. Rakılar, şarjörler birbiriyle orantılı boşalıyordu.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Tak tak tak tak tak tak!

 

Aynı ritimli gürültü içerisinde Gümüş, oynamayı bırakıp çadırın odalarından birine geldi. Gelinin babası Tural’dan zar-zor ikna ederek on dörtlüyü aldı. Harmanın ortasına geri döndü, başladı saydırmaya. Düğündekiler harmanın ve Gümüş’ün etrafında çember şeklinde dizilmişlerdi. Kovanlar havada farklı yönlere uçuşuyor, Gümüş bir yandan tetiğe basarken bir yandan da boştaki eliyle kovanları toplamaya çalışıyordu. Doğal olarak silahı tutan kolu da kırk beş derecelik bir açıyla baş hizasına inmeye başlamıştı. Çemberdeki çoğu kişi yere kapaklanma telaşına girdi.

 

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Tak tak tak tak tak tak!

Lütfiye: Anam gız bizi öldürcege!

Tural: Gümüş dur!

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Tak tak tak tak tak tak!

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Taaak!

Hasan: Dum taka dum tak DUMM!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: …!?

Hasan: …

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt!

Hami: Düü dürüttüü?!

Hami: Düü dürüt?

Hami: Düüü?

Hami: Dü!

 

 

 

 

 

Z.A.

28.05.08

Atalar

 

*Komünüme ithafen.

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Zaf(Tori)k

Aralık 30, 2008 at 12:54 am ("Düm"düz Yazılar)

İşim ve yaşadıklarım gereği kadınlardan o kadar büyük miktarda (Evet bi okka hesabı var o hissiyatın.) nefret etmem gerekliki, ne siz anlayabilirsiniz ne ben anlatabilirim. Cins bir giriş oldu farkındayım ama artık yıllardır beni tanıyan insanlar olarak da alışmışsınızdır bu şizofrenik manevralarıma.

İşim gereği nefret etmem basit çünkü şımarık cadde kızlarına hizmetten para yükümlüsüyüm. Hadi bu ezikliği geçtik diyelim benim başıma bu dünyada ne geldiyse bu çüksüz mahluklar yüzünden geldi. Bir anda kadın düşmanı falan olduğum yok, yanlış anlaşılmasın ya da anlaşılsın fark etmez.  Yaşadıklarıma gelince; o işin uzun kısmı. Anlat anlat bitmez. İlan-ı aşk ettiğim kız “Çişim geldi.” mi demedi yok efendime söyleyeyim bir başka ilan-ı aşk mağdurum cebinden bir elemanın fotosunu çıkartıp “Ama ben hödöden hoşlanıyorum. Olmaz ki.” mi demedi. Türlü salaklıklar işte. Büyüyüp de yaşadıklarımı ise kelimelere dökemem safi hüzün diyerek geçelim o bahsi.

“İşim ve yaşadıklarım gereği” kısmını kısa pasajlar şeklinde geçtikten sonra gelelim işin “İlginç yanı”na. Tüm bu yaşananların ardından klasik bir erkek davranışı olan “İçip içip müzik dinleyerek şarkı sözlerinin srıf kendi için yazıldığını düşünme.” ritüelini hem de her defasında kendime engel olamayaraktan ben de yaptım. Sırf bu yüzden silerdim ”O”nların telefon numaralarını sarhoş olup arayıp saçmalamayayım diye. Kafana kazınmış o numaraları sanki telefon rehberinden silince kendi hafızandan da sildiğini sanmaya çalışmak. Püf tespite bak, kutlayın beni. Nedense bu kadın sebepli (Kötü manada söylemiyorum belki ben bir eşeklik etmişimdir de karşıdaki insan gayet haklıdır. İş sebepli, maddi sebepli vb. şeklinde kalıp olarak düşünün.) ağlamaklı dönemlerin sağundtirekleri hep bellidir: Güzel şarkılar söyleyen güzel sesli kadınlar.

Bir kadının yarattığı boşluğu yine başka bir kadınla farklı bir şekilde doldurmak. Sanki sevgilinin (Pardon eski sevdiceğinin.) telefondaki sesiymişçesine o şarkıları döndüre döndüre dinlemek. Paran varsa içmek, yanında dostun varsa bu ayrılık, kavga vb. muhabbetiyle o dostun kafasının ırzına geçmek. Hep o ilk zamanlarda oluşan ani ve büyük boşluğun, içindeki toprak kaymasının kurtarma ve yol açma çalışmaları. Göçükte kalan bir tek sen olduğun için arkadaşların koşar yardımına. (Yılın metaforunu yaptım!)

Paragraflardır asıl anlatmak istediğim konunun hep etrafında dolanıp duruyorum. Hafif tırsıyorum sanırım.

İyisiyle kötüsüyle kendinizi eleştirdiğiniz zamanlarda kendinize ait yaptığınız tespitlerden birini en yakın arkadaşlarınızdan birinin ikinizin adına dile getirmesi size nasıl hissettirirdi? “Hay ağzını öpeyim!” tepkisini veriyorsunuz ilk önce. Yaşadım da biliyorum. Bir gün Erol’la Gathering’in Saturnine şarkısının akustik versiyonunu dinlerken Erol’dan gelen “Ya peki bi kızın erkeğe söylediği şarkıda biz niye böyle gömçeriyoruz abi?” sorusu yanıtını içinde barındıran bir soruydu tabi. O an Erol’a bir yumruk çakmak istedim çünkü o tespiti benden önce dile getirmişti.

Son zamanlarda daha çok erkek vokalli ya da kadın vokalli fakat o kadar da dip-melankolik yapısı olmayan şarkılar dinlemeye başladığımı fark ettiğimde titredim ve kendime geldim. Arada bir hala titriyorum. Yine, yeni bir sendromu atlattığımızın göstergesi. Halbuki sahil yolunda dolmuşta ilerlerken camdan adaları izleyip kulağımda Sia’dan nameler ne hoştu ya da her seferinde dayanamayıp açtığım “a sorta fairytale”

Elbette hala dinliyorum bu şarkıları, ömür boyu da dinlemek gibi bir planım var fakat bu şarkıların ve onları söyleyen kadınların bana asıl kaybettirmediği (Kazandırdığı değil!) ise kadınların nasıl olursa olsun bir şekilde güzel oldukları fikri. Türlü kadınlar senelerce uğraştılar onlardan nefret edeyim diye ama Tori bir piyano tuşuna bastı unuttum tüm o olanları, geçmiş zaman kipini kullanarak hepsi için toptan bir “Güzeldi.” dedim içimden. Hem o kadınlar hem onlarla yaşanılanlar hem de hepsini farklı yerlerde bana hatırlatan şarkılar, çok güzeldiler.

Baki kalan ise yine ve her zaman olacağı gibi o şarkılar. Ben o şarkıları dinlerken o kadınlar yoktular, hiçbir zaman da hemcinslerinin sesini benim kadar iyi duyamayacaklar.

zaftrik

Not: Çüksüzlere hodri meydan: Nefret etmeyeceğim ulan! Topunuz tüm cinsiniz gelse üstüme tiksinmeyeceğim! Tori var lan arkamda. Hibne mi olayım nefret edip, o kadar salak mıyım? Aseksüel olabilirim belki bi ara ama öyle bi niyetim yok şimdilik. (Şaka len.)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Ev

Temmuz 18, 2008 at 11:08 pm ("Düm"düz Yazılar)

Annem de babam da hipermetrop

sadece annemin gözlüğü var.

Babam pek doktora gitmez öyle

annemin gözlüğünü kullanır bulmaca çözerken.

Biri bulmaca çözerken diğeri dikiş dikmiyor,

biri dikiş dikerken diğeri bulmaca çözmüyor.

 

Evlilik böyle bir şey işte;

Ne dikiliyor ne çözülüyor.

Kalıcı Bağlantı 2 Yorumlar

Battaniye

Ağustos 2, 2007 at 3:36 pm ("Düm"düz Yazılar)

irmak.jpg 

Bir ırmağın kıyısında, battaniyeye sarılmış bir çift! Üşüdüklerinden değil, güneşin yeni doğmakta oluşundan oluşan ayazdan hiç değil! Sırf bir battaniyenin altında güneşin doğuşunu birlikte izlemek için battaniye altına konuşlanmışlar.

Kızın gözleri gülüyor! Kızın neresiyle güldüğü fark etmiyor! Dudakları kadar güzel gülüyor gözleriyle, oğlanın gözüne gözüne. Kıçıyla da gülse kız, bir şey değişmiyor. Çünkü oğlan kızın kıçını çok beğeniyor!

Birbirini mıncıklama devirleri uyumadan geçirdikleri gecede kalmış. Eller rahat ve uslu duruyor. Fakat gözler birbirinin içine girmiş. Birbirini mıncıklıyor. İki göz bir diğer iki göze çok güzel bakıyor. Gözler birbiriyle sevişiyor!

Derken çocuk ellerini kızın alnına düşmüş perçemine götürüyor. Sıyırıveriyor yüzünden. Kızın yüzü güneşten daha güzel parlıyor esas oğlumuzun üzerine. Perçemi artistik bir hareketten sonra bir kenara atan esas oğlanımız aynı elini bu sefer kızın boynuna götürüyor. Tam öpeceği sırada battaniye tamamen kendi iradesiyle kayıyor. Olsun diğer eli boş oğlumuzun nasılsa. Diğer elle kayası gelen battaniye çatı misali tutuluyor çiftimizin üstünde kalsın için. Hiç üşümeseler de battaniye altı oturmalar seviyor çiftimiz. Kime ne?

Güneş doğuyor kızın yüzünden oğlumuzun yüzüne doğru. Hangisi şaşırıyor çocuk. Zaten şapşal olan esas oğlanın şapşallığına şapşallık ekleniyor kdv dahil.

Dudakları ıslanıyor ikisinin de. Uzun uzun doğuyor güneş. Bir o kadar uzun uzun öpüşüyor bizimkiler.

Güneş doğuyor tüm dünyaya ama en çok da bizim şapşal oğlanın üzerine.

Hayatının iki güneşi el ele vermiş esas oğlanımızın. İçini ısıtıyorlar. Yanaklar güneş, dudaklar güneş. İki güneş birden öpüyor.

Oğlumuz pek mutlu içten sayıklıyor:

-Bu sabah güneş ne güzel doğuyor! 

Z.A.

Su Perisi‘ne ithafen.

Tarihsiz, tarifsiz…

Kalıcı Bağlantı 4 Yorumlar

Next page »