Pijamalılar!

Hayat boyu tüm bu saçma kişiliğime zıt giderek yaptığım en mantıklı işler durup dururken hey heylenip soluğu bir kitapçıda alıp hiç hesapta yokken kitap almalarımdır. “DAN!” diye kafama vurur o günün o anı; ayaklarım beni bir kitapçıya ve genellikle de ileriki saatlerde karşıma çıkacak olan o an için o en doğru kitabı bulacağım kitapçıya götürüverir.
Bu cümlenin bir paragraf üzerindeki cümle az biraz girift ve anlam bakımından kimi düşüklüklere yol açmış olabilir ve fakat sevincimden olmayan mantığımı kaybetmiş bulunmaktayım. Hikayeyi başa saralım:
Bugün dört saatlik uykuyla gidip mağazada akşam altıya kadar çalıştıktan sonra paydos edip, çantamı alıp iş yerinden çıktım. Ayaklarım alışkanlıktan mağazadan çıkar çıkmaz istasyona yani sola dümen kırmışlardı ki beynimle ayaklarımın kendi aralarında yaptığı kısa bir görüşme sonucu benden habersiz, oldukları yerde yüz seksen derece açı yaparak sağ olarak nitelendirdiğimiz sol denen yönün tersine yürümeye başladılar. “Hava güzel, güneşin terk-i İstanbul eylemesine saatler var ve en önemlisi kendimi hiç de yorgun hissetmiyorum öyleyse neden ipini koparmış tezgahtar gibi dolaşmıyorumkine?” diye sordum kendime. Kendim bu soruyu çok beğendi. Başladık kendimle yürümeye. Caddeden Kadıköy’e doğru bir koala huzuruyla yürümeye başladım. Kimi mağazalara girdim-çıktım. Girip de çıkamadığım bir mağaza olmaması beni fazla üzmedi. Gerçi şu an çalıştığım yerde en fazla beş bilemedin (Senin bilememen normal ben de bilemedim.) altı ay çalışır çıkarım diyordum fakat iki senedir aynı iş yerindeyim. Zaten mantık olarak girip de çıkamadığın bir mağaza olmalı. Caddebostan’a değin zig zaglar çize çize geldim. Sonra yine kendim, kendime “Neden Kadıköy’e gitmiyorum ki?” demiş olmalı ki kendimi sarı dolmuşun içinde buluverdim. Sonrası, sonrası belli işte Kadıköy’de iniverdim.
Normalde Rıhtım’da dolmuştan inmeyi planlamıştım. Aslında pek planlamamıştım ama öyle planlamışımdır diye düşünürken dolmuş şoförü “Altıyol var mı?” deyince bu sefer kendimi dolmuşun dışında buldum. Biri beni benden habersiz yönetiyormuş hissine kapılmadım değil tüm bu süreç boyunca fakat koy ver gitsin mantalitesi tam da bu soruların kafamda filizlenmeye başladığı diyalektik anlarımda yardımıma koşuyorlardı. Boğa abiye bir selam çaktım, kimi kimbilir kimleri bekleyen kimilerinin yanından geçtim, Bahariye’den yukarı ağır aksak çıkmaya başladım. İşte o an yine o saçma sapan, ayaklarımın beni tutsak alıp her istediğini yaptırdığı günlerden birinde olduğumu anladım. Onlara karşı koymamın herhangi bir faydası yoktu. Sonuçta durup dururken Kadıköy’e kadar gelmiştim, buradan gerisin geri eve dönsem saçma olur “Du bakalım bu işin sonu ne olacak bakalım!” diyerek mantığımı tekrar bir kenara bıraktım.
Bu tip günlerde başıma ya çok iyi ya da “eh kötü” sayılır olaylar gelirdi. En son bu tip bir ayak tutulmasında hiç beklemediğim bir yer ve zamanda hiç beklemediğim bir kişiyle karşı karşıya gelmiş, o kişiyle aslında ne kadar karşı karşıyaymışız, bunu anlamıştım. Buna da kötü denemez aslında, neyse…
Kendimi tamamen vücudumun iradesine bıraktığımdan bir ara kontrolü midem ele geçirdi. Orta Asya ülkeleri gibi zırt-pırt iktidar partisi değişiyordu vücudumun yönetiminde. Mide rahatladıktan sonra yine ayaklar aldı iktidarı. Tutup beni tüm bu saçmalıkları yapmalarına sebep olan kitapçıya bıraktılar ve yönetimi kendi istekleriyle tekrar ufak beynime bırakıp asli görevlerine döndüler.
Seneler önce bir arkadaşımdan alıp okuduğum Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabını bir anda karşımda bulunca sevinçten; yanımda kitaplara bakan, sade fakat şık giyimli, kalem etekli, işten çıktığı beyaz bluzunun açık düğme sayısından belli küt sarışın saçlı hanımefendiyi öpüyordum az kalsın. Bir diğer ihtimal ise ben zaten daha o bayanı görür görmez öpmeyi planlamıştım benden habersiz fakat bir bahane arıyordum. Her ne ise, senelerdir arayıp da nedense bulamadığım kitap karşımdaydı işte. Görür görmez adeta kaptım kitabı. Rafta iki adet daha olmasına rağmen sanki tüm dünya o an petrolmüşçesine bu kitabın peşine düşer diye sıkı sıkı sarıldım kitabıma! Evet o artık benim kitabımdı, gerekirse kitapçıda Tom Hanksvari bir hayat sürdürür fakat Pijamalılar’ı almadan bu binadan asla çıkmazdım. Neyse ki bu tip yugoslav bir duruma gerek kalmadı. Üstelik ayıp değil söylemesi (Her şeyi aldığımı söylemekten utanırım, ukalalık, snopluk sanılır diye korkarım ama kitap aldığımı haykırırım arkadaş, herkes gitsin kitap alsın yeter ki, gelip hiç kimseyi bulamazsanız bana hava atabilirsiniz, egonuzu okşarım!) elimdeki diğer iki kitapla birlikte toplamda üç über kitabı kasaya götürdüğümde kitapçıdaki tüm kitapların yüzde yirmi beş indirimli olduğunu öğrenince daha da bir sevindim. Kasadaki kadına ısrarla kendi kafamda hesaplamış olduğum meblağı vermek istesem de o yüzü gözü öpülesi ısrarla her kitaptan yüzde yirmi beş düştü. Utanmaz gibi sırıtarak çıktım kitapçıdan. Kitapçılara ben mağaza ya da dükkan demem, diyemem. Kitapçılar kitapçıdır, başka hiç bir yere benzemezler, çünkü kitapçılar kitap satılan yerler değil, kitap alınan yerlerdir.
Herkese hiç düşünmeden önereceğim kitaplardan biridir Rıfat Ilgaz’ın Pijamalılar kitabı hatta haddimi aşarak söylemeliyim ki en iyi kitabıdır, klasikleşmiş Hababam’dan bile ötedir benim gözümde. Ülkemizdeki bu sağlık düzensizliğinin nasıl düzelmediğini minibüsle eve dönerken açtığım ilk sayfalarda yeniden anladım. Sağlıktan ziyade bu sistemin topyekün hiç bir zaman düzelemeyeceğinin…
Bir hiciv ustasından, tatlı dilli bir hiciv kitabı: Pijamalılar
Tüm bu garip günü buraya döke saça neden yazdığıma gelince; yürüdüğüm gibi yazıyorum bugün, ondan sanırım.

Zorla Yazdırıyorlar Arkadaş!
Malumunuz bendeniz köhne bir dehlizde hödöhödö… Ihhmm. Evet.
Malumunuz bendeniz Londra’da, merkezi “Dünyanın en büyük moda mağazası” olarak litaratüre geçen bir markanın, Suadiye şubesinde “bildiğin tezgahtarlık” görevini yaklaşık mmmm bir buçuk-iki senedir ifşa ediyorum (İfşayı doğru kullandım inşallah.) Bu sebeple istemeden de olsa üzerimde bir modacı-bu işlerden anlar etiketi var, tıpkı türlü edebiyat problemini bana soran arkadaşlarımın bana yüklediği edebiyatçı-ağdalı konuşur bu puşto-laf ebesi/dedesi etiketlerini taşıdığım gibi.
Tezgahtarlıktan bahsetmek gerekirse kısa ve net biçimde “Zor iş.” ya da “O işi yapmak için az buçuk deli olmak lazım. İki sene boyunca yapmak için deli kelimesinin ileri safhaları için üretilmemiş yeni bir kelime türetip, “o”ndan olmak lazım.” diyebiliriz. Daha uzun anlatımları da var fakat ben ruhuna tezgahtarlık işlemiş ve paso tezgah kurup kaldıran sonra tekrar kuran biri olarak bu kısa betimlemeyi tercih ettim pratik biri olmam icap ettiği için. Ben… Evet ben.
Asıl mesele ise dışarıdan görülen o şaşalı, o pırıl dünyanın kulisinde neler döndüğü. Elbette her iş kolunda bu tip bir durum var. Okul yıllarımda aklımda hiç olmayan bir sektörde çalışıyor olmamın tıpkı bir pilin iki ucu gibi bir pozitif bir de negatif yanı var. Pozitif yanı hiç alakam olmayan bir sektörde tutunmayı başarabiliyor olmam (Şimdi alt tarafı tezgahtarlık diyebilirsiniz ama işin iç yüzü? Öğrenmek isteyenler bana sorabilirler.) Negatif yanı ise: n tane. Hangi birini sayayım?
Normalde işimle ilgili pek bir şeyler gevelemek istemiyordum. Hele ki bana ait olan bir blog sayfasında. Fakat hasbel-kader nette gezinirken bulduğum bir blog beni garip düşüncelere sevk eyledi. Bu sitede nasıl ben zafro isem o sitede de moda cadısı olan bir arkadaş yazılar yazıyor, moda ile ilgili türlü bilgi (Aslına bakarsanız sadece müşteri perspektifinden bakıyor gerçi başka perspektiften nasıl baksın, olaya başka herhangi bir açıdan baksa bu tip bir uğraşa girmeyi düşünmez herhalde.) veriyor. Trendler, yok kim ne giymiş, nasıl giymiş efenime söyleyeyim bu sene yazın kıçımıza ne giyip kışın başımıza ne geçirecekmişiz vb. Sitenin alt kısmına da o klasik hak-hukukla ilgili yazılara benzer bir yazıyı kendince yazıvermiş. “Bu sitedeki fotolarda bulunan ürünlerin hepiciğinin kaynağını veriyorum.” gibisinden. Aslına bakarsanız modadan ne kadar nefret etsem de yine de eli-yüzü düzgün, okunabilir bir site diyebilirim. Takip etmeyi de planlıyorum açıkçası ama elbette farklı bir bakış açısıyla bakacağım o blogdaki yazılara: “Tezgahtar Bakışı”*yla.
Bu kaynak olayına getirdiği yorumla ister istemez olayın asıl kısmını da bu sefer istemeden belirtmiş oluyor. Moda sektöründe varlık gösteren şirketler de bildiğin şirkettir, kar amacı güderler ve bir şirketin tüzel olaraktan oluşmuş kişiliğinin bu zamana kadar iyi niyetli/huylu olduğu görülmemiştir, görülmeyecektir. Gerisi ise bildiğiniz kapitalizm hikayesi… Sömür, sömür, sonra sıkıl bundan ama sömür yine sömür… Bu iş için kullanılan kelime bile bu kadar iğrenç iken bir de bunu yapıyorlar.
Sitede gördüğüm bir başka şey ise bir okuyucunun yorumu idi: “Şunu şurada bulabilirsiniz, bunları öbür tarafta bulmak şu nedenden zor o yüzden burayı tavsiye ederim. Ayrıca satış danışmanlarıyla iyi ilişki kurarsanız sizi indirimden biraz evvel uyandırıp kahvaltılık ekmek almaya gönderebilirler.” Bildiğin etüd var içinde, tahlil var, tespit var, olay yeri incelemesi var, fellik fellik dolaşmak var.
Düşünebiliyor musunuz? Bu dünyada tek işi o mağaza senin bu mağaza benim dolaşan, işi sadece tüketmek olan garip insanlar da var.
Şimdi gelelim işin iç yüzüne:
Bu ortadaki para nereden gelir?
Elbette ekonomist falan değilim, öyle olsa ekonomik durumum bu kadar b*ktan olmazdı. Kendimce getirdiğim yorumu aktaracağım size:
Şimdi bu tek işi modayı takip etmek ve tek amacı herkesin poh pohunu almak olan insanların parası nereden gelir? Sokaktaki insan gibi düşünelim: Ya miras kalmıştır, ya birden dan diye zengin olunmuştur ya da nesillerdir zaten zengindirler de nasıl olduklarını unutmuşlardır.
Parası olan insanlardan nefret ediyor değilim, parası olup da etrafta bu parayı işe yarayacak zilyon tane yerden hiç birine yatırmayıp, dönüp dolaşıp sadece kendi can sıkıntısını gidermek amaçlı kullanan insanlardan nefret ediyorum. Aslında nefretin yanında onları ayrıca aşağı görmekteyim. (Gel de bunu yüzlerine söyle tabi daha doğrusu söyleyeme!)
Bu moda manyağı kızların hayat boyu tırnaklarını sadece manikür için oynattıklarını düşündükçe bile konudan sapabiliyorum. Babanın şirketinden gelen para başka bir babanın şirketine gidiyor. Babalar kendi aralarında parayı atıp tutuyor, parayla voleybol oynuyorlar. Aradaki para kaynağı top ise sen, ben, vergi veren, üç kuruşa olmadık işleri yapmak zorunda kalan sermayesi kıt kesim. Cümleleri kafamda tam oturtup kuramıyorum çünkü mağduru olduğum bir olay örgüsünü akademik düzen içerisinde tepeden bir bakışla aktaramıyorum sanırım.
Karşılaştırmalar yaparak gideyim bari:
Büyük çoğunluk SSK, Bağkur kuyruklarında beklerken bu haspalar mağaza kasalarının kuyruklarına yazılırlar. Millet elinde akbil tren, otobüs, vapur beklerken bu haspalar kollarında; tek elinde lüks otomobil anahtarı/malboro layt/cüzdan taşıyan erkek arkadaş-şoförler taşırlar.
Resmin genelini zaten biliyorsunuz o yüzden lafı uzatmama gerek yok. Fakat bu ekonomik adaletsizliğin sonu hiç hayra alamet değil. İnsanları insanlıktan çıkartabilir. Hümanist geçinen benim bile beynime kimi zaman, engel olamadığım, bu saman kafalılara yönelik şiddet içeren fikirler geliyorsa kim bilir düşünmeye çok üşenen insanların aklına genelde ilk başta gelen bu türden fikirler direk nasıl uygulamaya geçmez? (Sinirleniyorum işte, ne dediğimin farkında değilim! Hayır cümleyi düzeltmekle, daha anlaşılır hale getirmekle falan da uğraşmayacağım!)
Son olarak şunu söyleyeyim. İster istemez haksızlık ettiğimin farkındayım. Bu insanların rol modellerinin rezillikleri ortada, hayatlarında olaylara başka açılardan bakmak gibi bir açılım bir vizyon edin(e)memişler. Başka türlüsünü görmemişler ki uygulasınlar. Yine de kızmamak elde değil çünkü küçük de olsa bir beyin taşıdıkları aşikar. Keşke biraz çalıştırsalar. Açlık ölümcül değilse bir anlam ifade etmez. Açlığı duyduğun şey her ne ise hayati önem taşımıyorsa…? Acı duymadan, emek harcamadan gelişim de sağlanamıyor ne yazık ki. Yazık hem de öyle yazık ki!
Çok farklı şeyler yazmak vardı aklımda bu yazıya başlarken ama sarpa sardı ben de silip kapatmadım. Ortada kalsın. Daha fazla sinirimi bozmak, konuyu dallanıp budaklandırmak istemiyorum, ben kahve içmeye gidiyorum, bu yazı da böyle kalsın…
*Tezgahtar Bakışı: 1. Anlam: Potansiyel para. 2. Anlam: Bir şey alacaksan al almayacaksan daha vitrinin tozunu alacağım miktirgit! 3. Anlam: Sana yardımcı olmak isterdim ama burada çektiğim çile karşısında aldığım parayı duysan… Evet o elindeki üç çul parçası kadar! 4. Anlam: Öfff. 5. Anlam: İşimi çok seviyorum lan böyle moda, millet giyiniyo, oh ne güzel püfür esiyo (Bknz. Salak)
Not: Siteyi yapan arkadaşa saygım var fakat yine de düşüncem koca bir zaman kaybı olduğu! İşte site, girmek isteyen varsa baksın. Sanki eskiden bir memlekette straplez olmadığında ülkede kuraklık oluyodu #é!!****#! Ben bu şekilci zevki hiç bir zaman anlamadım, moda sanatmış, peh! Gel sen onu benim şekil olarak güzel olan vintıç kıçıma anlat! (Genel konuşuyorum!) http://modacadisi.blogspot.com/
Uyarı yazısı: Bu sitede bulunan tüm materyaller tarafım tarafından tarafınıza başka taraflardan ya çırpılarak ya da bizzat tarafımdan çırpıtılarak sunulmaktadır. Hak sahiplerine olan herhangi bir borç varsa kendilerine ay başını beklemelerini yoksa benim ay başımın tutabileceğini zart zurt kopiraytıd bay zafro rikords limitıd ediişın direktırs kat ol raytz rizörvd bay zafromel purodakşıns ona göre.
Mayanlardan Nefret Edirem #1
Direk olarak konuya mı girsem yoksa durumu biraz açıklasam mı ikilemindeyim şu cümlenin içinde. Demem o ki işim yüzünden her manitunun günü öyle “tip”lerle muhattap oluyorum ki bunları bir şekilde ulu orta saçasım geliyor. Bu kısımda yazacağım kimi şeylere inanmayabilirsiniz ama çoğunluğu yaşanan şeylerdir. Kendi kurgum olursa mutlak belirtirim zaten. Hmm nereden başlamalı? O kadar çok saçmalık yaşandı ki… İlk bölümde kendi saçmalığımı anlatayım da savunmam olsun:
Heh mesela benim kadar bütçenizin dostu bir tezgahtar daha bulamazsınız şu koca alemde. Daha bugün bir anne-kız ikilisine zorla çizme satmadım. Kız uzun süredir bizdeki taba rengi bir çizme modelini takipte. Cumartesi akşamı mağazayı arayıp çizmenin modelini bizden iyi bilerek 39 numarasını ayırtaraktan bugün mağazaya geldi. Tanıdığım tipler, önceden de onlara zorla hiç bir şey satmadığım olmuştu. Tipler geldiler. Kız çizmeyi giydi, arka kısımdan “vurma” olarak tabir ettiğimiz ayakkabı talihsizliğini yaşadı. Annesi elbette kızının narin topuklarını ve ayak sağlığını düşünmekte fakat kız mantıklı da olsa bir kadın hastalığı olan ayakkabıyı yine de istemekte. İşte tam burada devreye bendeniz bütçenizin dostu kahraman tezgahtarcığınız giriyor. Neyse kızı aldım karşıma konuştum; “Bak!” dedim “…bacım.” elimi böyle havaya siyasetçi tavırlarında ileri geri sürttürerek “İki gün sonra bu ayakkabıyı geri getirmenizi açıkçası istemeyiz, müşterilerimizin her daim ayakkabı, don, beyaz eşya ne ürünümüz varsa memnun kalmasını, sonuna kadar keyif ile kullanmasını isteriz. Hadi onu geç sizin o narin ayaklarınıza manitu koruya bir zeval gelse ben japon bakanlar gibi kendimi harakiri ederim afedersiniz.”
Ben Yaşar Usta tiradımın sonuna geldiğimde kız ikna olmuş bir şekilde, anne ise gözleri yaşlı “Nasıl güzel bir insanmışsın sen.” diyerek ve hayalinde üzerime damatlık elbiseyi çok yakıştırarak mağazanın kapısına kadar gelmişti. Kendilerini elleri bi güzel boş uğurladım, onlar kapıdan mutlu çıktılar, müdür yardımcım ise kasadan bana “Ulan sen ne biçim adamsın du şu işlem bitsin ben senle ofiste azcuk konuşçam, tezgahtarların yüz karası, en tezgah kuranı!” dercesine bakıyor, bir yandan da 36 beden mor bir trikonun alarmını alarm sökücü aletin dişi bölgesine sokuşturmaya çalışıyordu. Ben mi? Ben ise bir ailenin daha çöküşünü engellemekten ötürü muzaffer bir komutan edasıyla kornerden dönen bir stoper gibi görev bölgeme geri dönüyordum! Mutluydum, görevimi yerine getirmiştim.
Huzur doldum, molamda çayımı-sigaramı daha bir keyifle içtim!