Başlıktan Kasıt?

Mayıs 25, 2009 at 9:08 pm (Saçmalamalar!)

Tekrar merhaba! Günler günlerin ardından David Gilmour’u dinlemelerdeyim. Ağzım, yüzüm buruşa buruşa sanki soloyu ben atıyormuşçasına tribe giriyorum dinlerken. Eğer “Ulvi” diye bir şey varsa o kesinlikle “Comfortably Numb” adlı güzide eserin solosudur. 

Konu bütünlüğü açısından her paragraf birbirinden ayrı Eski Türkçe beyitler dizisi olabilir bu adına “Post” dediğimiz şey. Pek de önemli değil açıkçası adının ne olduğu. Şu sıralar bir karar aşamasındayım. Çok sevdiğim blog sayfamı kapatıp kapatmamakla ilgili çelişkiler yaşıyorum. “10.000′i bulsun, kapatacağım.” diye karar alıyorum. Açıklamak gerekirse bu blogun içinde çok fazla yerde pek çok dikenli bölge bulunmakta. En kısa yoldan şöyle anlatayım: Bir “Turn the Page” durumu söz konusu. Keşke paket yapıp elimin altında cd gibi tutabilseydim bu blogu, gerçi pek bir işe yaramazdı. (“Pek” kelimesini neden bu kadar çok kullandığımı ben de pek anlamadım, idare ediverin artık.)

Bir kaç olasılık olası:

- Aynen devam edebilirim.

- Burayı amerigan usülü yıkıp yerine yenisini yapabilirim.

- Burayı yıkıp sonra deli gibi pişman olabilirim. Fakat yeni bir blog açmam.

- Ne yapacağımı bilemeden ortalık yerde kafamda huni Atalar sahilinden Suadiye ışıklara kadar koşmaya her an başlayabilirim.

Tüm bunlar olasılık elbette. Gerçekleşmesi muhtemel olaylar. Sanki haftanın altı günü çalışmıyormuşum ve işim başımdan aşkın değilmiş gibi haftanın izinli olduğum yedinci gününü bu tip düşüncelerle neden geçiriyorum? Bilmiyorum.

Şu an için bildiğim tek şey; Scarlet’in ilk okuduğumda, gülmekten koltukta kafamı sağa sola çarptığım bir post bitiriş cümlesi “Paşa keyfim bilir.”*

* Bu bitiriş cümlesindeki muhteviyatta benim kendimden geçerek gülmemi sağlayan asıl detay, cümlenin ünlem işareti ile bitecekmiş gibi görünüp bir anda küstah bir şekilde alelade nokta ile sonuçlanmasıdır ve cümlenin anlamına anlam, tavrına tavır katmaktadır. 

He bu postun üstü Tophane altı Şişhane oldu fakat dayanamayıp arak yapacağım;

Paşa keyfim bilir.

Kalıcı Bağlantı 4 Yorumlar

Havlu Günü Yaklaşıyor!

Mayıs 10, 2009 at 11:02 pm (Ustalara Saygı Kuşağı)

dont

“Bir kitap okudum hayatım değişti beah!” klişesi çoğu durumda insanın ağzından fırlayıverebilir, bunun olabilmesi için ise oluşabilecek durum ve olaylardan bir kaçı aşağıda verilmiştir:

Durum 1: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında sadece bir kitap okumuştur. Olasılık: Türkiye’de sokaktaki insanlardan herhangi biri.

Durum 2: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında bir çok kitap okumasına karşın bir yerlerde kazara herhangi bir; Ferhan Şensoy, Haldun Taner, Sait Faik Abasıyanık, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Nazım Hikmet, Frank Herbert, Richard Matheson -ve daha bir çokları- kitabına rastgelmiş ve okumuştur. Olasılık: Kadıköy’de kilise sokağında yürüyen herhangi biri.

Durum 3: Bu cümleyi söyleyen kişi hayatında sadece bir kitap okumasına rağmen o kitap Douglas Adams’ın “Otostopçunun Galaksi Rehberi” kitabıdır. Olasılık: 2 üzeri 2079460347:1 (İki üzeri iki milyar yetmiş dokuz milyon dört yüz altmış bin üç yüz kırk yedide bir!)

Bir edebiyat klasiği olarak Otostopçu’nun Galaksi Rehberi (Hitchhiker’s Guide to the Galaxy)hakkında binlerce bilgiyi internette bulabilirsiniz. O tip geyiklere girmeye hiç gerek yok. Sadece söyleyebileceğim şu güne dek okuma fırsatı bulmadıysanız bir an önce okuyun! O kadar. (Ciddiyim, gidin, okuyun… Gerisi zaten ilk sayfaya başlamanızla birlikte gelecektir. Ayrıca Gülbin’e beni bu kitaba yönlendirdiği için ne kadar teşekkür etsem azdır. )

Bu kitabın yazarı Douglas Adams denen dahi herif ise 2001′in 11 Mayıs tarihinde vefat etti. Kuşkucu Somon kitabında kendisiyle yapılan bir röportajda altıncı Otostopçu kitabını yazmayı düşündüğünü söylemiş üstad. O kitabın gelememiş, vücut bulamamış olması kesinlikle ancak Marvin’in cevap verebileceği bir durum ve kendi adıma söylemeliyim ki hayattaki çoğu şeye (Savaşlar, adaletsizlik, salak aşk acıları vb.) hiç bu kadar üzülmemiştim. 

Ölümünden sonra hayranları 25 Mayıs’ı dünyadaki tüm Douglas Adams okurları, fanları her neyse onlar için işte; Havlu Günü ilan etmişler. -miş diyorum çünkü bu benim dünyaya Douglas Adams sayesinde tamamen farklı bir bakış açısıyla bakacağım ilk 25 Mayıs olacak. Her 25 Mayıs, bu dediğimiz hayranlar omuzlarında tüm gün havluyla geziyorlar. Basit ve dahice. Cümleleriyle dimağ açan bir üstada naif ,ince bir saygı duruşu. (Tekrar söylüyorum; okumadıysanız okuyun. Ben şu anda “okutturun!” kısmını yapmaya çalışıyorum. Okumayanlarınız okuduktan sonra benim mertebeme ister istemez zıplayacaklardır.)

Havlu Günü demiştik değil mi? İşim-gücüm olduğundan o gün omzumda bir havluyla gezemeyeceğim, artık pek de öğrenci sayılmam. Ancak, hani olur da bu 25 Mayıs’ta, bileğinde ufak ve muhtemelen siyah bir havluyla gezen kendi halinde bir tezgahtar görürseniz ona “Arthur!” diye bir seslenin. Belki bu hareketi yaptığınız için kendinizi biraz aptal hissedebilirsiniz fakat… sakın panik yapmayın, bu hitap büyük ihtimalle size sütlü bir Earl Grey olarak geri dönecektir.

dna42

Douglas Noel Adams (DNA)  1952-2001

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Özendim lan!

Mayıs 1, 2009 at 10:01 pm (Saçmalamalar!)

2121

Neden mi bahsediyorum? Yahu herkes böyle boy boy güzel güzel şeker mi şeker resimler çekiyor ya da birileri gelip onları çekiyor güzel oluyor işte ondan bahsediyorum. 

Tamam pek fotojenik olduğum söylenemez ama ben de ne bileyim özeniyorum lan böyle farklı konseptlerde resimlerim olsun millet beğensin ben de sonuçta homosapien değil miyim? İnsancıklar devamlı feysbuklarda falan sürtüyor bir bakıyorum bir insancık başına düşen teg sayısı 253 falan. Oturdum hesapladım. Benim feysbuk serüvenim zaten ayrı bir yazı konusu, kırk kere dondur dön her ne lebıran jeymsse işte.

Aslında başka bir sebep daha var. Yıllar yılı fotoğraflarda hep dingo gibi çıktığımdan herhangi bir ortamda ortama fotoğraf makinesi çıkar çıkmaz hemen ben kaparım içgüdüsel olarak. Kaparım çünkü fotoğraflarda çıkmak istemem. Milletin de işine gelir “Oh kerize bak ben çıkayım fotoda tabi şöyle poz veririm.” diye düşünürler. Bir nevi gizli kahramanım, o çekilen fotoların neredeyse hepsini ben çektim, altlarında benim imzam var! Aynı sebepten olmayan poz verme kabiliyetim iyice köreldi. İçinde bulunduğum üç-beş fotoda da bildiğin fotoğraftaki en übük tip oluyorum. Ben de isterdim ışığın geldiği yöne göre füçudumu doğru yöne kaydırmayı, ne bileyim objektife değil de yan ufuklara falan bakmayı ama hep fotoğraf makinesini hayatımda ilk kez görüyormuşum gibi çıkıyor surat ifadem, ürkek bakışlı, titrek vücutlu oluveriyorum. 

Yukarıdaki fotoğrafa gelince; onu az önce kardeşimi salonda nbatv izlerken zorla kanepeden kaldırıp, salondan çekip çıkarıp “Fotoğrafımı çekeceksin!” diyerek çektirdim. “Ben de istiyorum lan böyle konsept bi fotom olsun, insanlar sorsun, popülarite peşinde koşacam bundan sonra!” dedim kardeşime. “Manyadın mı abi?” der gibi baktı yüzüme ama elbette ben abi O kardeş olduğu için yani O küçük olduğu için dediğimi zorla da olsa yaptı. Şimdi içeride Ray Allen’ın maçı üçüncü uzatmaya götüren üçlüğünü seyrediyor. Olayı unuttu. Zaten kardeş olmanın en güzel yanı bu sanırım. Akın’ı yıllar içinde gözlemledikçe şunu fark ettim; ufak kardeş yıllarca abisinin saçma sapan isteklerini yapmak zorunda kaldığından bilinçaltında otomatik olarak bir savunma mekanizması geliştiriyor: “Denileni yap ve anında yaptığın şeyi unut ta ki abin o yaptığın şeyi sorana dek!”

Kartlara gelince; sirkte çalışıyorum evet! Zaten iki kartım annemin ocak kenarı kurtarıcısı oldu. Üzülmedim desem yalan olur fakat annemin aklına bu gosgoca kartların, ocakta herhangi bir şey taşarsa, ocağın köşelerinde baraj duvarı olarak kullanılabileceği gerçeği gelince o kartlar heba oldu tabi. Denileni yaptım ve unuttum!

Bilgisayar ekranına gelince; kendi blogunu, yazdıklarını çevirip çevirip okuyan narsist manyağın tekiyim, ona da evet! 

Konçina beşim, ona da evet!

Çeyrek asır geçti hala boş işlerle uğraşıyorum, ona yanarım; hadi lan ona da evet!

Kalıcı Bağlantı 3 Yorumlar