Gelinin Altı Patlar

Şubat 4, 2009 at 11:49 pm ("Düm"düz Yazılar)

Kâşif dalgındı bu aralar. Gecenin bir yarısı ırmak kenarında Cevat, Muhsin oturmuş, demleniyorlardı her zamanki gibi. Gözünü ırmağın karşı yakasındaki hep aynı ağaca diker olmuştu. Cevat ile Muhsin’in gözünden kaçmıyordu bu alışılmışın dışındaki durum.

Kâşif deli-dolu, fişek gibi has bir Karadeniz çocuğuydu. Hayatı boyu O’na biçilen kaba sığmamıştı. Çocukluğunda evdeki tabak-çanak dolu tereğe tırmanır, çoğu kez büyük gürültüyle aşağı indirirdi tüm rafı. Başta annesi, gürültüye gelenler yüzü-gözü kan içinde, damarları pudra teninden görülen sarışın çocuğu yerde bulduklarında ne yapacaklarını şaşırırlardı. Gıkı çıkmaz, ağlamazdı Kâşif, ölümüne darbe alsa ağlamazdı. Çocukluğu yılanları çomakla dürtmek ve tereklere tırmanmakla geçmiş bu süre içerisinde annesi yere yakın raf uygulamasını başlatarak köyde terek rönesansının Da Vinci’si olmuştu.

Çocukluğu aynı şekilde büyüklüğüne yansımıştı. İşte bu sebeple Muhsin ve Cevat anlamlandıramıyorlardı Kâşif’teki bu durgunluğu. Her ikisi de üçüncü biralarına geçmişlerdi fakat Kâşif normalde altıncıda olması gerekirken ikincideydi. Muhsin ilk önce Kâşif’e sonra Cevat’a baktı:

—La Kâşif! Bağa bak. Ne bu durgunluk? Bi haftadur ruh gibisin. Anlatsana olm.

—Gafam garuşuk mına goyim. Bağa değmen az.

—Niye? Diyerek diyaloga gayet epik ve bir o kadar da pozitif bilimsel sorusuyla katılıverdi Cevat.

—Ya bi bok yok gorkman. Evlencez işte iki gün soona. Ona takuldum. Geçer.

—Gızı zorla almıyon ya olm. Sevmiyon mu sen bu gızı? Daha altı ay önce ha burda “Babası vermezse gaçururum amına goyim!” diyen sen değil miydin? Dedi Muhsin.

—Heee bendim.

—Eee o gada adamı, gızın babasını, senin ananı ikna edene gadar götümüzde ayı bağırdı ya la Kaşif. Şimdi ne bu hal? Diye ekledi Cevat.

—İçimde bi sıkıntı var Cevat. Fatma ile ilgili değil. Seviyom Fatma’yı. Ama böyle apar-topar oldu sanki. Hem daha askerlik var.

—E daha sonraya erteletseydin ya Kâşif.

—Muhsin o zaman da gız elden gaçar, cayarlar diye gorktum. Bişey diyemedim işte. Gızı almadan askere gitsem u ara verseler gızı bi fındık tüccarının oğluna, dönüşte hem gızı hem babasını hem u gızı alanı vururum. Hiç yere seri gatil olurum muğa goyim.

 

Uzun bir süre daha sessiz kaldı ırmak kenarı. Ağustos böceklerinin sesleri de azalmaya başladığında toparlanıp evlere dağıldılar. Sabah düğün hazırlıkları başlayacaktı.

Bir telaş hazırlıklar başladı. İkinci gün geldi. Erkek tarafı, düğün günü arabayla garşı geçeye Fatma’yı almaya gitti. Fatmaların harmanda herkes ve her şey hazırdı. Yörede tüm köylerin gündüz düğünlerinde çalan orgçu İsiin ile elektro-lead saz Memet, siteyşın vagon, pis beyaz, toros arabayı yine harmanın başına çekmişlerdi.

Gelin evi gelenlere baklava ikram etti. Kâşif evin önüne geldi, kız evi naz yapmaya başladı. Kâşif her şeyi unutup baklavalara saldırdı. Sıkmıştı artık bu naz. Kızın ufak erkek kardeşi kapıyı açmanın hesabını beş yüzlükten açıyordu. Nuh diyor tenzilat demiyordu. Kâşif bir yandan gayınçosuyla pazarlık ederken bir yandan da vereceği parayı hafifletmek için yüz milyona yakın baklava yiyordu. Artık herkesin sıkılmaya başladığı bir anda Fatma kızlıktan kadınlığa geçiş aşamasını hızlandırmak için hiç adet olmasa da indi köy evinin merdivenlerinden, açtı kapıyı:

—La amma uzattığız ha!

—Aba napıyon?

—Çekil!

 

Kâşif bu diyalog sırasında eliyle son bir baklava daha attı ağzına tencereden. Kızın çıktığını gören Memet soloya girişti. İsiin orgun yuvarlak butonlarından birine bastı. Bir gürültü kirliliği başladı, kasap havasına dönüştü. İlk gelinin görümcesi, Kâşif’in kız kardeşi Gümüş atladı harmanın orta yerine, oynamaya başladı. Diğerleri hemen O’na katıldı. Cevat bu sırada içinden düşünmeye başladı. “Hastayım sağa Gümüş emme abin gangardaşım. Ne bahtsızmışım. Ben bunla evlensem zapt edemem ya la. Bak bak nası gıvırıyo haspa. Olsun hastayım sağa emme abin gardaşım.” Muhsin Cevat’a “Ne haltlar düşündüğünü biliyom.” dercesine baktı. İkisi de aynı anda yaktılar cigaraları.

İki saat duraksız kasap havasından sonra, hava kararmadan bindi kız düğün arabasına, erkek evine doğru bastılar gaza. Toros içi dolu teçhizat kendi yoluna gitti.

Kâşif, Fatma arka koltukta, ön sağ koltukta düğünün ağası Dıvdığın Muhtar Osman, şoför koltuğunda siyah gömlek üzerine garson kompleksli pis mor bir papyon takmış Muhsin, konvoyun en önünde gitmekteydi düğünün esas arabası. Arkasında Kâşif’in kuzeninin kullandığı arabada Kâşif’in babası Necmi ile Necmi’nin amcaoğlu Bolat vardı:

—Gırnataynan davul olacak akşam Necmi abi. Bi garşılama oynarız senlen gapıda.

—E böğün oynamicaz da ne zaman oynicaz Bolat?

 

Davulcu Körlerin Hasan ile gırnatacı kardeşi Hami elleri enstrümanlarında alesta bekliyorlardı düğün evinin önünde. Düğün arabasının üstündeki gelinlik giydirilmiş plastik bebek, köyün girişindeki bayırda ufuk çizgisinden çıkmış bir gemi gibi görünür görünmez başladı Hasan ile Hami’nin mesaisi:

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Arabalar harmanın baş tarafına çekildi. Harmanın üst kısmında yemekler, içkiler kısaca odalara bölünmüş bir çadır içinde masalar hazırdı. Harman şenlik yerine döndü. Köyün çocukları daha arabalardan inmeden annelerinin eteklerine “Anneeee ayraan!” “Anaa paklava!” “Anaaa çişim geldi!” çığırtkanlıkları içinde yapışmaya başladılar. Kimi duyarlı anneler çocuklarının ihtiyaçları için eve koştu. Kimisi “Heri dur daa adı batmayasıca!” ve benzeri çemkirmelerle şamarı patlattılar çocuklarının suratlarına. Çocuğu olmayan Gümüş yine ilk atlayandı çimle kaplı etnik dans pistinin ortasına.

—Anam gızı garşı geçede bıraktık oynuyodu. Arabaya zor goydular dedi Lütfiye.

—Bu arabada da oynaya oynaya gelmüştür. Galduğu yerden aynen devam gız bacım dedi Hacer.

 

Lütfiye ile Hacer köyün yaşlılarındandı. Keyfanı denirdi onlar gibilere. Biraz da gençliklerini hatırlamışlar, hafif kıskançlıkla doğurmuşlardı bu diyalogu. Artık romatizmalı bacaklarla ve bacaklara yakın göğüslerle oynama işini yapmak fiziksel bir imkânsızlık içermekteydi. Hasetlenmişlerdi, hasretlenmişlerdi.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Gel Necmi abi bi garşılama oynayalım dedi rakıdan iki dublelik yükünü alıp kıvama gelen Bolat.

 

Geldi Necmi. Ustaca oynadılar karşılıklı. Bir güzel eğlendiler. Masalarına döndüler.

—Zafeeeeeer! Buuuuz! Zafeeeer! Diye bağırdı Bolat. Rakısı buzsuz olamazdı. Buz bu köyde bulunamazsa gerekirse çarşıya inilip yaratılmalıydı.

 

Koştura koştura, kafası ıslak bir şekilde geldi Zafer babasının yanına:

—Efendim baba?

—Oğlum buz getir.

—Tamam baba dedi Zafer. Gövdeyi çevirdi, tam adımında babası:

—Oğlum saçın niye ıslak senin?

—Kafayı yıkıyodum baba.

—Niye?

—Sabahki kuaför sağdıcız diye saçımı yaptı ya onu bozdum.

—O niye?

—Sik gibi yaptı baba kafayı, gün boyu nereye saklanacağımı şaşırdım. İşin kötüsü damadın yanında olunca pek saklanamıyorsun.

—E yaptırmasaydın.

—Bişey sormadılar ki bana. Saçı yaptı herif gitti. Ayna mayna yok. Araba aynasında fark ettim.

Necmi ile Bolat gülüştüler:

—Tamam olm sen buz getir bize bi de peynirlen garpuz-gavun. Gafanı gurut ama önce.

—Tamam baba.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

 

Sadece Bolat ile Necmi değil davetli herkes yükünü dolduruyordu. Yük doldukça eller bellerdeki silahlara kayıyor, başlıyordu “jarjör solo”lar.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Tak tak tak tak tak tak!

 

Hami ile Hasan düğüne gelen herkesi köyün girişinde karşılıyordu. Köyün girişinden silah sesi duyulduğunda “Biz geliyoruz.” mesajını alan davul ile klarnet o tarafa yöneliyordu. Bahşişlerini alıp, gelenleri harmandaki düğün çadırına kadar geçiriyor ve orada başkası gelene dek sabit çalıyorlardı. Tüm bunlar olurken Kâşif midesindeki ekşimeyi ikinci soda ile bastırmaya çalışıyor, Fatma annesiyle bakışırken birden ana-kız senkronize ağlamaya başlıyorlar, Gümüş bel dingildetmede rekordan rekora koşuyor, Gümüş’ü izleyen Cevat birinci paketini büzüp ağaçların arasına atarken ikinci paketin jelatinini havanın iradesine bırakıyordu.

Tüm konuklar gelmişti. Karnavala dönmüştü düğün. Çoluk-çocuk geç yatmakta serbestti bu gece. İstedikleri gibi azıyorlardı açık arazide. Keyfanılar bir köşede gelinlerini, gelinler, oynamadıkları sürede gaynananalarını çekiştiriyorlardı. Rakılar, şarjörler birbiriyle orantılı boşalıyordu.

—Dum taka dum tak dum dum taka dum!

—Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

—Tak tak tak tak tak tak!

 

Aynı ritimli gürültü içerisinde Gümüş, oynamayı bırakıp çadırın odalarından birine geldi. Gelinin babası Tural’dan zar-zor ikna ederek on dörtlüyü aldı. Harmanın ortasına geri döndü, başladı saydırmaya. Düğündekiler harmanın ve Gümüş’ün etrafında çember şeklinde dizilmişlerdi. Kovanlar havada farklı yönlere uçuşuyor, Gümüş bir yandan tetiğe basarken bir yandan da boştaki eliyle kovanları toplamaya çalışıyordu. Doğal olarak silahı tutan kolu da kırk beş derecelik bir açıyla baş hizasına inmeye başlamıştı. Çemberdeki çoğu kişi yere kapaklanma telaşına girdi.

 

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Tak tak tak tak tak tak!

Lütfiye: Anam gız bizi öldürcege!

Tural: Gümüş dur!

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Tak tak tak tak tak tak!

Hasan: Dum taka dum tak dum dum taka dum!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: Taaak!

Hasan: Dum taka dum tak DUMM!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Gümüş: …!?

Hasan: …

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt düttürü!

Hami: Düü dürüttüü dü dürüt!

Hami: Düü dürüttüü?!

Hami: Düü dürüt?

Hami: Düüü?

Hami: Dü!

 

 

 

 

 

Z.A.

28.05.08

Atalar

 

*Komünüme ithafen.

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın