Make This Go On Forever
please don’t let this turn into something it’s not
i can only give you everything I’ve got
i can’t be as sorry as you think I should
but I still love you more than anyone else could
all that I keep thinking throughout this whole fight
is it could take my whole damn life to make this right
this splintered mast I’m holding on won’t save me long
because I know fine well that what I did was wrong
the last girl and the last reason to make this last for as long as I could
the first kiss and the first time that I felt connected to anything
the weight of water, the way you taught me to look past everything I have ever learned
the final word in the final sentence you ever uttered to me was love
we have gone through so much worse than this before
what’s so different this time that you can’t ignore
you say it is much more than just my last mistake
and we should spend some time apart for both our sakes
the last girl and the last reason to make this last for as long as I could
the first kiss and the first time that I felt connected to anything
the weight of water, the way you taught me to look past everything I have ever learned
the final word in the final sentence you ever uttered to me was love
and I don’t know where to look
my words just break and melt
please just save me from this darkness
Snow Patrol (Eyes Open)
Welcome Home (Sanitarium)
*Uzun bir yazı olacak kimi için de sıkıcı olabilir tabi. E okumazsınız olur biter. Kimse kimseyi iplemesin o zaman. Saatlerimizi ayarlayalım ve bitirelim şu işi.
…ve portatif mabedden özet:
26 Temmuz 2008′i 27’sine bağlayan gece kardeşim evde yerinde duramıyor. Ertesi gün büyük bir gün olacak. Orası kesin. Gayet sakinim ve fakat Akın, kardeşim de olsa bendeki sessizliğin fırtına öncesi delilik depolama olduğunu kestiremiyor. Sanki 27 Temmuz 2008 çok normal yani hayatımın sıradan ve boktan günlerinden biri olacakmış gibi sabaha doğru yatıyorum. Kardeşim heyecandan ve konserde dinç olmak telaşından erkenden yatıyor.
Sabah başıma dikiliyor zebani gibi. “Abi kalk, kalksana ya geç kalcaz.” diyerek geriyor beni günün en gerdirilmem tehlikeli anlarında. Zar-zor ve tabi küfrederek kalkıyorum ama bu küfür tiradım o kadar da uzun sürmüyor. Çünkü biliyorum ki bugün çok güzel şeyler yaşanacak, hissedilecek, yaşadığın hissedilecek, hissettirilecek.
Kimilerine göre sıradan bir konser. Evet sadece bir konser aslında. Kalabalık güruhun katıldığı bir müzik olayı. Hadi canım!
‘Futbol sadece futbol değildir’ diye bir laf vardır ya işte Metallica konserleri de sadece birer müzik olayı değildir. Çok daha ötesi vardır. Ancak işin içindekiler bilir. Yine de daha sona gelmeden dayanamayaraktan söylemem gerekir ki ben bile böylesine ulvi bir olay olacağını kestirememiştim. İnanılmazdı. Bir insanın anlaması için orada olması gerekir.
Tekrar mevzu bahis güne dönersek kardeşimin kasması yüzünden evden erken çıktık. Kardeşimin arkadaşları geliyor bizimle beraber. As kadrodan hiç bir eleman yok yanımda. P.ç gibi hissediyorum kendimi. “Ah ulan Erol, Orçun, İbo olacaktı şu konserde yanımda.” diyorum kendi içimden sık sık. Mecidiyeköy’e ulaşıyoruz. Çocuklar yemek yemek için bir yere giriyorlar benim tek başına dolanasım geliyor, dolanıyorum. Çocukları alıp stadın arka tarafına kamp kuruyoruz. Kola, bira takılıyoruz işte bir süre. Rock müziğin her fraksiyonundan adam gördüm orada takıldığım saatlerde; 80 tayfası, black-gotik-death tür ve türevleri, grindcorecular, heyecanlı şekilde ortamın güzelliğini ilk defa yaşayan bebe numetalciler. Fakat en baba tayfa saçı başı ağarmış konsere çocuğuyla, yeğeniyle üzerlerinde ride, kill, master tişörtleriyle gelmiş olan azımsanmayacak köklü rock dinleyenleriydi. Kendi kendime ‘Lan bu adamlar belki müziği bırakır benim çocuğum boyuma gelesiye ama şu adamların yaşayacağı haz, offf…’
Kardeşim Uğur’u arıyor çöreklendiğimiz yerden. Adamı uykusundan uyandırmış, gelmiyor musun diye geriyor. Uğur konseri bile unutmuş neredeyse. Bir-iki saat sonra katılıyor aramıza. Muhabbet tatlılaşıyor bu hiper güzel adam sayesinde. Yanımızdaki kardeşlerimize onları hor gören şakalar yapıyoruz, takılıyoruz sırf bizden daha tecrübesizler hayatta diye. Gülüp eğleniyoruz.
Saat üç oluyor, beş oluyor, ilk ön grup Sword çıkıyor, çalıyor, biz pek iplemiyoruz, kardeşim kurtlanıyor. ‘Abi girelim artık stada, girmiyo muyuz?’ Bunaltıyor beni. ‘Tamam lan.’ diyorum ‘Hadi girelim artık.’ İnan’ı kapalı girişine bırakıp geliyorum, Uğur’la konser sonrası görüşmek üzere ayrılıyoruz. O’nun bileti açıktan biz saha içinde tanık olacağız James Hetfield’ın zihinlerimizde fanilikten ölümsüzlüğe tekrar tekrar geçişine.
Çok zorlanmadan giriyoruz içeri. Müsait bir yer buluyoruz kendimize. Biraz sonra Pentagram çıkıyor. Isınıyoruz gibi sanki ve fakat ses inanılmaz kısık. Yine de eşlik ediyoruz Türk Metal Efsaneleri’ne. Bilindik parçalarını çalıyorlar. Selçuk ile karşılaşıyorum sonunda. Telefonda gürültüden nerede olduğunu anlayamamıştım, yine şans eseri buluyoruz birbirimizi. Tool konseri öncesinde de böyle olmuştu. Konsere gitmeden önce Samet’e ‘Du Selçuk’u arayalım birlikte gidelim. Nerede acep?’ dediğim anda önümüzden geçmişti Bjk Tansaş’ın alt tarafındaki açıklıkta. Konserler olmasa yüzünü göremeyeceğim adamın.
Yanına gidiyorum. ‘Abi önümüzde iki turist kız var bak görüyo musun pentagram ile dalga geçiyolardı akılları sıra siz anlamazsınız biz seviyoruz dedim g.t ettim salakları.’ diyor. Elin salak sarışın gacosu ne anlar Pentagram’dan Aşık Veysel’den? Acıyorum onlara. İki kapılı bir handalar ve fakat farkında bile değiller.
Pentagram sonrası Down çıkıyor sahneye. Yine ses az geliyor bana. Konsantre olamıyorum. Bir saat kadar çalıyorlar. Phil Anselmo iyi niyetli bir adam, bizi gaza getirmeye çalışıyor elinden geldiğince. Hatta bir şarkıyı adını hatırlamadığı Türk bir Down hayranı için çaldıklarını söylüyor. Eleman herhalde uçmuştur sevinçten. Fanları olmadığım ve metalden emeklilik yıllarımda adı duyulmuş olduğundan pek bilmediğim için Down’la pek ilgilenemiyorum ne yalan söyleyeyim. Ortamı gözlüyorum daha çok. O sırada tribünde dürbünlü, kıvırcık saçlı bir kız görüyorum. Konser öncesi, sonrası çok fotoğraf ve video çekmememe rağmen neden bu kızı önemseyip fotoğrafını çekmişim? Çok Uğur Dündar buluyorum kendimi.
Yavaş yavaş insanlar heyecanlanmaya, atmosfer güzelleşmeye başlıyor. Sırada kimse kalmadı. Trash metalin en büyük ve rock müziğin efsane grubu çıkacak birazdan sahneye. Biraz dediğim yaklaşık bir saat. Bu arada yanlış hatırlamıyorsam kapalı, açık tribüne türlü tezahüratla laf atmaya başladı. Açık cevap verdi. Süper bir geyik ve eğlence başladı. Tribünler defalarca Meksika dalgası yaptı. Saha içindeki herkes her dalgada kafaları ve vücutları üç yüz altmış derece dalga boyunca izliyordu. Tepeden görmek isterdim içinde bulunduğum manzarayı. Derken bize laf atmaya başladı tribünler: Çök, çök, çök, çök! Tüm saha içi defalarca çöküp, kalktık. Bir ara herkes Metallica’yı falan unuttu. Çok eğlendik. Hava karardı bir şekilde. Derken…
Ennio Morricone’nin ünlü Ecstasy of Gold’unun ilk notaları… Herkes biliyorduki birazdan buradaydı efsane. İki dakika kalmıştı. On binlerce kişinin tüyleri diken diken, bekliyorlardı.
Lars’ın zil vuruşları ve işte ilk gitar sesi, dünya üzerindeki belki de (Bence kesinlikle!) en iyi konser parçası: Creeping Death!
Seyircilerin çoğu ilk kez James Hetfield görüyordu, yanında Kirk Hammmett, Lars Ulrich ve gruba Jason’dan sonra katılan Rob Trujillo. James Hetfield’ı ilk kez görenler (Kardeşim dahil.) doğal olarak Jason Newsted gibi bir konser basistini görmeye muvaffak olamamış oluyorlardı. Jason oradaymış, O’nun yerine söylüyormuş gibi söylüyoruz şarkıyı. On binlerce kişi. Şarkının orta kısmına gelip riff değiştiğinde James’i hiç uğraştırmadan hemen başlıyoruz ‘DIE!’ diye bağırmaya. James ve Kirk’ün yüz ifadelerini görüyorum kurulu üç dev monitörde ayrı ayrı. Gülümsüyorlar bize, çok hoşlarına gidiyor bariz belli. James daha da gaza geliyor seyircinin açlığını görünce ‘You’re beautiful İstanbul!’ diye bağırarak giriyor: ‘Die by my hand…’
Setlisti ayrıca yazı sonuna ekleyeceğim. Harvester’dan önce “… sadece iyi görünmekle kalmıyorsunuz, sesiniz de çok iyi! Çok iyi, inanılmaz!” diyor.
Konserden önce Metallica’nın bu turdaki setlistlerini incelemiştim. Kimi yerlerde Unforgiven çalmışlardı. İstanbul’da çalmadılar. 99 konserinde Jason ve Kirk’ün sadece introsunu çalıp bıraktıkları Welcome Home ise benim için sevdiğim onca şarkıları arasında ilk sıralarda yer aldığından ilk bir dakika şarkının tümünü çalıp çalmayacaklarını algılayamadım. Konser sonrası Akın ‘Abi ben sana baktım direk, ellerin kafanda Hassiktir Hassiktir Sanitarium çalıyolar laaan!’ diye bağırıyodun.’ olarak özetledi olayı. Hala inanamıyorum. Büyülenmiştim! O an hissettiklerimin kelimelerle bir izahı yok ve bu yüzden bir Metallica konseri sadece bir müzik olayı değildir. Bu kadar sığ bir tanım yapılamaz. Yapan karşısında beni bulur. O kadar!
Sanitarium’dan sonra çalınan altı şarkı ise sonradan kafama ‘Lan böyle setlist hazırlanmaz, insan mısınız siz?’ sorusunu getirtmiştir gayr-i ihtiyari. Grubun en sevdiğim şarkısı olan ve belki de sevdiğim tüm şarkılar arasında en sevdiğim (Nasıl bir cümle lan bu? Yok yok tam da yazılışı, anlamı tam bir cümle bu.) şarkı olan Fade to Black’i canlı dinlemek, kardeşim aynen anlatıyor ‘Abi yine kendi kendine bağırmaya başlamıştın garip garip.’ Kendimden geçmişim sanırım. Fazla bir şey hatırlamıyorum. Bildiğin fenafillah işte. Orgazm da neymiş?
Konser öncesi türlü sebeplerden konsere gelemeyen Erol’a bir şarkı dinletmeyi planlamıştım. Çok da zorlanmamıştım düşününce. Fade to Black sonrası Master of Puppets’ın ilk riffi duyulur duyulmaz sarıldım telefona. Konseri doyasıya izlemek için ne foto ne vidyo uğraşmadım konser boyunca fakat bu bir boyun borcuydu ve ödenmeliydi. Aradığımda ilk başta kapattı telefonu. Kızdı sandım. Fakat geri arayınca anladımki şarkıyı full dinlemek istiyor. Komünüme dinlettim şarkıyı. Sonradan ‘Ah ulan!’ dediğini anlattı. Orta kısımdaki soloda seyircinin katılımından bahsetmeden geçemeyeceğim. Grubu mest ettik resmen. Adamlar çok mutlu oldular.
Açık söylemem gerekir: James dışındaki grup üyelerini pek fazla takip etmedim. James ise o gece sadece benim gözümde değil çoğu insanın gözünde yarı-tanrılıktan bir çeşit müzik tanrılığı mertebesine ulaştı. Enter Sandman öncesi yaptığı parmak şov dillere destandı. İnanılmaz sempatik bir adam oldu bu herif. Türlü yeteneği var eyvallah ama bir de sempatik oldu adam bunca yıl sonra.
Sandman’de şarkı ortasında durdu ve yeniden başladı şova James ve başlar başlamaz One’daki gibi muhteşem bir görsellik kapladı ortamı. ‘Exit light enter night!’
Seek and Destroy ile konseri bitirdiler. Konser sonrası konseri hala nereden izlediği bir muammaya dönüşen sürpriz yumurta Orçun’la buluştuk. Gereken konser geyiğimizi çevirdik. Sesim tamamen kısılmıştı. Bir insan Whiplash ve Motorbreath dahil çalınan tüm şarkıları bağırarak söylerse nihai sonuç kaçınılmaz tabi: Ertesi gün işe kısık sesle gitmek.
İnanılması zor, yaşanılası bir olaydı. Kelimelerle tarifi mümkün değil. Yazıyı sonradan okuduğumda kesin ‘Lan şunu yazmayı unutmuşum, bunu da.’ diyeceğim ama dedim ya yazmakla olmaz, 27 Temmuz 2008 hakkında, kelimeler, kifayetsiz kaldıklarını yazılı bir şekilde belirtirler şahsıma. Uzun süredir moral bakımından kötü olan Zafer’e yaşadığını yeniden hissettiren bir geceydi. (Evet kendimden sanki başkasıymış gibi bahsediyorum! Blog benim yazı benim!)
Yukarıda görmüş olduğunuz sahne tanrısı hakkında atıp tutan insanlara da naçizane derim ki:
“Gidin O’nu bir de sahnede görün, ondan sonra yanıma gelip konuşun.”
Bir milad daha yaşandı hayatımda ve en güzellerinden biriydi. Kesinlikle, köküne kadar:
Back to the roots!
* Fotoğrafların çoğu oradan buradan alınmadır. Dedim ya uğraşmadım.
27 Temmuz 2008 Metallica İstanbul Konseri Sıralı Şarkı Listesi:
00. extacy of gold
01. creeping death
02. for whom the bell tolls
03. ride the lightning
04. harvester of sorrow
05. welcome home (sanitarium)
06. leper messiah
07. …and justice for all
08. no remorse
09. fade to black
10. master of puppets
11. whiplash
12. nothing else matters
13. sad but true
14. one
15. enter sandman
- – - – -
16. last caress
17. motorbreath
18. seek and destroy
Garip
“Her sene diferansiyelden sınava mı girilir .mına koyim?” düşüncesi tüm benliğini evvelki geceden kaplamış olduğundan sabah daha az üşüyerek ve fakat üşümesine ters orantı kaygılanarak zart diye kalktı yurttaki yatağından.
Sınavı saat üçte idi. Fakat kahvaltı yedi ila dokuz arası veriliyordu yurt da olsa askeriyeye bağlılığı gösterircesine. Zaten erken kalkan bir tipti. Sorun değildi O’nun için erken kalkmak.
Göt kadar dolabına sığdırdığı bir dolu ıvır-zıvır arasından şak diye ıvır ve zıvırı hiç rahatsız etmeden çekip aldı havlusunu. Katın umumi lavabosuna yöneldi. İçeriden Hamza’nın burun solosu geliyordu. Öyle böyle bir sümkürme olmadığından hemen anlaşılabiliyordu içeridekinin Hamza olduğu. Hamza’nın burun delik çapı genişti. Hamza ne yapsın?
Hamza’nın ve burnunun tuvaletten çıkışını beklerken elinde açık mavi renkte pis havlusuyla Recep geldi. Günaydınlaştılar. O’nun ardından da abdest almak için gelen Uzun Mehmet. Kısa Mehmet ikinci öğretim olduğundan “Kahvaltısının da .mına korum!” özgür ve de özgün düşüncesiyle horul horul uyumaktaydı. Yurtta kısasından bir Mehmet olmasa dahi diğer Mehmet zaten tek başına “Uzun” lakabını alacak kadar uzundu.
Önce Hamza’nın burnu, sonra Hamza tek sıra çıktılar tuvaletten. Herkes herkesle sonra herkes burunla selamlaştı. Tuvalet sırası bizim Garip’e gelmişti. Fazla uzun sürmedi işi. Elini yüzünü yıkadı. Efendi gibi çıktı tuvaletten. O tuvaletteyken sıraya duhul olmuş Ömer’e bir kafa selamı çaktı, odasına seğirtti. Ayaklarına çorap takıp, kahvaltı için kantine indi.
Erken inmek gerekiyordu kantine. Yoksa tüm domatesi, hadi domatesi geç tüm ekmek stoğunu eritiyordu bu hepsinin babası asker çocuklar. Yurtta kalan herkes bilirdi ki her öğün en ana yemek ekmektir. Bu kültürü edinene kadar telef olan çok nazlı ana kuzusu olmuştur bu masalarda. Bu yurtlarda ve yurtlarla ilgili konularda kıdemli olan Garip’imiz iki ailenin kahvaltısına yetecek kadar ekmeği aldı önüne, yanına domates, zeytin, plastik kapta reçel, krem peynir falan ekinti etti. Çayını alıp, televizyona kıçın-geri bir sandalyeye oturdu.
Sabah görevlerinden birini tamamlayan Garip’imiz ders başına oturmadan önce gündelik görevlerinden bir diğerini daha gerçekleştirmeliydi. Kantinden odaya süzülürken “Yine hemen kalkmayacak pezevenk!” şıklığında iç düşündü. İç düşünürken Ramazan’ın yatağına yaklaşmaya başladı. Artık acımasız olma vakti gelmişti:
- Lan Ramço, Ramço… Laaaaan! diyerek dürtüklemeye başladı Ramazan’ı. “Ramazan! Ramçoo hoop!” şeklinde ısınma hareketlerini tamamladı.
-Hı, ha? Ne var lan? Git başı…mssss.
-Laan? Kalk ibne. Her sabah kaldır diyosun sonra uyanmıyosun. Uşağın mıyım lan ben senin piç!? Kalk.
-Yahu neden kalkiim?
-Bana ne nedeninden? “Yarın kalkınca ne dersem diyeyim yine de döve döve kaldır beni abi.” diyen sen değil miydin dün akşam?
- Uyiicam ben.
-Nah uyiican kalk lan! diyerek ritüelin ilk tokatını patlattı Garip’imiz Ramazan’ın ense köküne.
- Bak sikicem şimdi!
- Kalk lan! diyerek elini bir daha kaldırdı kahramanımız. Sapıkça bir zevk alıyordu Ramço’sunun ense köküne kondurduğu şaplaklardan.
- Ulan! diyerek sıçradı yataktan Ramazan.
- Heh uyandı.
- Olm ne vuruyon lan her sabah?
- E başka türlü kalkmıyosun. Hadi ben biraz derse bakıcam sen de git bişeyler ye hadi.
- Tamam abi sağolasın.
- Sen de sağol.
Son görevini de yerine getiren Garip’imizin artık kaçışı kalmamıştı. İstemeye istemeye açtı yine defterleri, kitapları, daldı denklemlerin içine. Öğlene kadar öyle böyle çalıştı. Giyinip okula gitti. Orada da çalışır kisvesi altında uzun, sıkıcı oturmalar, çay yanına milletten sigara otlanmalar yaptı. Sınav saati yaklaştıkça gereksiz bir rahatlık içine girdi. Bu rahatlık O’nu gerdi, sinirini bozdu. Vites bozukta sınav sınıfının yolunu tuttu.
Sınava girdi-çıktı.
Yine bombok geçmişti. Ritüel halini almıştı artık bu sınav hayatında. Çok sinirini bozuyordu. Artık sınav hem geçmiş hem de ziyadesiyle geçirmişti. Fazla düşünmeye gerek yoktu.
Gergin bünyeyi rahatlatmak için dahiyane bir fikir buldu. İlk kez bulmuyordu bu fikri. Kendinden tasdikli ve önceden denemesi defalarca yapılmış bir fikirdi bu. An itibariyle “En mantıklı”ydı. Hemen okuldaki en yakın telefon klübesine gitti. Zafer’i aradı. Akşama efendigine erkek erkeğe, adam gibi içme teklifini sundu. Zafer terbiyesizce lap diye kabul etti.
Yine aynı geyikler yaşanacak; Zafer çok boş konuşup az dolu içecek, o az içtiğiyle bile sarhoşluğa sarhoş adımlar atacak kendisi de Zafer’den geri kalmayacaktı.
Bir diferansiyel denklem daha çözülmüştü işte.
Efendigine içildi. Sınavmış, okulmuş halının altına atıldı rakı şişesinin dibi vasıtasıyla. Tuvalet aynasına “Ben sarhoş değilim!” dendikten sonra fonda diskavıri çenıl, sızıldı. Bünyeler rahatladı.
Z.A.
İstanbul – 07.12.07
Günlük Arası Karalamaca
Sadece kalem. Sadece sayfa. Sadece duygular türlü türlü. Sadece…
Beynimin düşünce oyunları kalemimin kelime oyunlarına dönüştüğü anlarda özgürüm sadece. Başka türlüsü düşünülemez, yok.
Terk edilmek. Bırakıp gidilmek. Aslında hiç de özel olmadığının senin için özel olan biri tarafından tabak gibi masaya serilip tek kişilik porsiyon servis açılması.
Tanım, kavram, tabir. Kargaşa. Spazmların rahatlatıcı etkisi. Korku, aşk, sevgi, üzüntü, seks, hüzün, karakter, salaklık, kulak, göz, ten, burun, beyin, düşünce… Spazm. Kasılmak, kasıntı. Beyin kasıntısı. Kasıntı sonrası kaşıntı. Beyin kaşıntısı. Harfin kıçına nokta koymanın değiştirgenliği.
Bir sel duygular. Tekil içinde çoğul. İçimde deniz adı sen içimde okyanus adı aşk. Sen<aşk=aşk>sen. Bu işte bir yanlışlık var. Bir yanılma belki de… Bir pay.
Kafa karışıklığı. Neye inanacağını bilememek. Ne hissettiğini şaşırmak.
Çekip gitmek gerek hiç gitmediğin fakat önceden bildiğin, güzel sıfatları himayesine almış bir yere. Sırtında; sırf sırtında olsun, ritüelin içi dolsun, için rahat olsun diye sırtladığın çantan, gözlerin yorgun, yürü sen. Yürüsem. İlkbaharın güzelliğine inat. Bahar spazmı.
Neyi bilmiyorum, belki de hiç yaşamadığım bir şeyi, yaşanmış da bitmiş gibi zamansız tüketilmişçesine, özlüyorum.
Bakabileceğim, beni özel, tüzel, sıradan fark etmez; ben gibi gösterecek bir ayna arıyorum. Aynalarla ilgili fikrim değişsin istiyorum.
Özlüyorum…









