Uninvited
Like anyone would be
I am flattered by your fascination with me
Like any hot blooded woman
I have simply wanted an object to crave
But you’re not allowed
You’re uninvited
An unfortunate slight
Must be strangely exciting
To watch the stoic squirm
Must be somewhat heartening
To watch shepard meet shepard
But you’re not allowed
You’re uninvited
An unfortunate slight
Like any uncharted territory
I must seem greatly intriguing
You speak of my love like
You have experienced like mine before
But this is not allowed
You’re uninvited
An unfortunate slight
I don’t think you unworthy
I need a moment to deliberate
Alanis Morissette
“Pasajlar”dan
…
Bir damla gelse Spartaküs özentisi, dökeceğim içimdeki denizi.
Bir damla gelse, çökeceğim dizlerimin üstüne, tutturacağım hıçkırıktan bir melodi.
“Pasajlar”dan
Kararlıydı. Yeni bir sayfa açacaktı hayatında. Ve düzenli, tertipli yazacak, sayfa kenarlarında boşlukları nizami bırakacak, harflerin namusuna dikkat edecek, onları çirkin yazmayacaktı.
Akıl sağlığını korumak için kendince salak rutinler oluşturdu. Karakterine aykırı rollere soyunuyordu. Eskiden yüzüne bakmadığı kahveyi çay kadar sever; giyimine-kuşamına dikkat eder olmuştu.
Temeller sarsıldığından bu yana içinde oluşan o boşluk hissiyatı dingildetmişti ruhunu. Titretmişti ve kendi sandığı insanı yok etmişti.
Gereksiz bir kahramandı tüm kahramanlar gibi. ‘Olmasam da olur hani’ciydi. Herkesi de kendi gibi görüyordu. Gereksiz. Ha bir eksik ha bir fazla fark etmez. Aslolanın ne olduğunu bulma ümidi ile koşulan Godot Maratonu’nun içinde, göğsünde çoklu bir rakam, nefer suretindeydi işte. Kim önde kim arkada ne fark eder? En öndekinin akıbeti bilinmekte mi ki sanki? En öndeki önündeki akıbetleri kestirebilmekte mi sanki?
Çok soru işaretli cümleler yerine robotsal rutinler daha ferahlatıcı gelmişti. İçindeki görkemli huzursuzluk gitmemişti ama yine de görmezden gelinebilirdi, gelinmeliydi de zaten.
Muhabbet tellallığı, zevalsiz elçilikler gibi konularda üzerine yoktu. Üzerinde adam sevmiyordu.
Günler torbalara girmiş o torbaları çuvallara koymuşlar. Tonajı artmış çuvalların. Her gün bir tanesini koymuşlar sırtına. Üzerinde çuval sevmiyordu.
Yeni bir sayfa açacaktı güya. Varsayımlara dayanan hayaller. Dolduracaktı hepsini sayfalara. Kafasını karıştırdı tüm bu doluluk, gerçekler, varsayımlar. Hepsi birbirine karıştı.
Varsayılamadan kapandı bir sayfa daha. Ayrıca kelimeler o kadar da güzel yazılmadı. Karakter bölündü ama parçalanamadı.
Aşk Üzerine
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.
Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “Şunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın. Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı?” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor. Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeterki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…
Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin…..
Nazım Hikmet Ran
Adalar
Tarih Ekim 2006, yer Heybeliada. Bu resimden bir gece önce Erol bende kalmıştı, ertesi gün ise adaya gitmek için Dido ile konuştuktan sonra beni sıkıştırmaya başlamıştı:
- Abi ben şimdi konuştum Dido’yla yarın bizle geliyosun.
- Yok abi ben gelmem. Siz gidin.
- Niye?
- Abi siz gidin işte ben gelmeyeyim. Hem takılın işte iki sevgili.
- Lan ne alakası var? Didem de istiyo gelmeni hem saçma saçma konuşma, geliyosun geliyosun.
- Olm ne işim var benim adada?
- Burda ne işin var, naapçan bi başına?
- Ee ımm ya şey lan bulurum bişeyler sana ne aaa al sevgilini git işte adaya paşa paşa ne beni de sürüklüyosun peşinden?
- Geliyosun o kadar!
- Ya yok ab…
-Sus geliyosun dedim.
- İyi, peki tamam.
Zorla tutup götürmüşlerdi beni Heybeli’ye. Daha doğrusu vapura bindikten sonra karar verilmişti Heybeli’de inilmeye. Ekim ayında kimsecikler yoktu etrafta. Adanın yerli halkı arasında direk sırıtıyorduk. Halk da anlamamıştı o mevsimde orada ne işimiz olduğunu. Adayı tavaf etmiştik, başı boş köpeklerden korka korka. Bir köpeğin bize saldırası tutsa Didem Erol’dan da benden de cevval. Garip ve salak salak bakıyordum etrafa yalnız ve adada olmanın hüzünlü hazzıyla. Hissettiğim şeyi o zaman anlayamamıştım. Hissetmiştim ama anlamamıştım.
Tarih Nisan 2008, yer Büyükada. Bu resimden bir hafta önce adaya gitme kararı alınmıştı. Kadroyu bozmayacaktık (Bak ya kararlı cümleler kuruyorum. İstesek de bozamazdık zaten.) Bu sefer en çok ben istemiştim gitmeyi, haklı olduğumu da gördüm günün sonunda.
Heybeli ile Büyükada gezileri arasındaki tarihsel boşlukta binbir türlü olay yaşandı elbette. Çok şey değişti ve değiştirildi. Fakat baki kalan şey o dönem tanımlayamadığım his idi.
Büyükada’ya iner inmez bir huzur doluvermişti içime. Bu sefer hem mevsim hem hava şartları daha uygun olduğundan kalabalıktı ada. Vapurda oturacak yer bulamamıştık. O kalabalığın içinde, sesler-gürültüler-görüntüler havada uçuşurken ve biz yemek yer bisiklete biner, yürür, fotoğraf çeker iken Heybeli’deki hissin isimlenmiş hali hep içimde bir yerlerde idi. (Evet içime kaçmış o zamandan beri duruyormuş, ada havasıyla ortaya çıkıyor en aleni hali.) Koca bir yalnızlık! Şöyle en görkemlisinden, derin bir nefes aldırtıp, iç çektirten cinsten. Bi güzel yalnızlık.
Elimizin az-biraz kalem tutmasından müevellit, ada havasını da alınca gaza gelmiş idim. Sıralıyordum tasarılarımı:
- Abi adanın yukarısından ev alıcaksın müstakil.
- Eee?
- Bisikletle inicez çarşıya. Herkes eş-dost. Kurulacak rakı sofrası, eski-yeni tüm dostlara, sevgililere içilecek, gaza gelinip bet seslerle sarhoş şiirler okuyacağız. Kör kütük eve bisikletle dönmeyi planlayışımız pedalları tutturamayıp bir iki bisikletten düşme tehlikesi geçirince suya düşecek.
- At mı olm bu zırvalamaya başladın sen yine. Ama yok lan harbi burda ne içilir he! Eee?
- Ya o halde nasıl bisiklet kullanıcaz neyse. Yüklenicez cilalık içkimizi eve götürmek üzere, yolluğumuzu içe içe gelicez eve. Denize karşı oturucaz balkona. O kafayla elde kalem artık ne gelirse. Sonra sızıcaz. Sabah ne yazdığımızı okuruz, keyifleniriz.
- Harbiden he. Gerçi başka birine anlatsan hayale bak der ya daha ne ister insan.
- Muhabbet işte, ötesi mi var?
- Var mı?
- Yok.
- Yok tabi.
- Erol biz içmedik di mi?
Didem şaşkınlıkla yukarıdakine benzer diyaloğumuzu dinliyordu. İki ruh hastası ile birlikte adada olduğunun ayırdına vardığında artık çok geçti. Biri kaç yıllık sevgilisi diğeri kaç yıllık arkadaşı.
Lafı uzattığımın ve yazıyı saçma sapaklara saptırdığımın farkındayım. Hatta kastındayım. Demem o ki (Ne ki?) bu ada denen varlığın kendisi başlı başına yalın ve yalnız. Kendi türünden bir diğer kara parçasıyla hiç bir bağı yok, olsa bir özelliği kalmaz zaten. En önemli özelliği dağlar onu dört bir yanından. Bu yüzden adalar mütevazidir, pek gurur duymazlar kendileriyle, olur-olmadık böbürlenme nöbetlerine girmezler. Tanımın kıçındaki çoğul ekine bakmayın, her biri ayrı ayrı yalnızdır son tahlilde.
Her gittiğin ada tekildir ve sen gitmezsen o sana gelemez. Suyun kandırma gücünü hesaba katmak lazım. En güzeli oturup beklemek suları aşıp gelecekleri.
Gereksiz hislenen şairler gibi konuşmaya başladım. Ada işte bu, yalnızlık kanıtı. Köprüsüz diyarlara verilen isim. Yıllardır kullanılagelen bir metafor, su içinde kalmış bir mecaz çeşidi.
Tabirleri çoğalır, kendi asla.



