Hass….r!

Mayıs 27, 2007 at 11:44 pm (Saçmalamalar!)

Zamanında Lombak’ta ya da Kemik’te Pis Elektrik diye bir bölüm vardı. Ona benzer şeyler anlatacağım. İster esinlendi deyin ister çaldı -ki kendi kıl olduğum şeyleri yazacağım- fark yapmaz. Hass….r! dediğim durumları toparlayacağım şimdi. En azından bir iki tanesini. Belki ileride ekleyebilirim bazı şeyleri, aklıma geldikçe tabi.

1.) Çorap: En uyuz olduğum en içten ve sekmezsizin her seferinde Hass…r! tepkisini verdiğim olay silsilesi çorapla ilgilidir.

Evden zaten zar ve de zor çıkan bir insan olarak (Bknz. Hava Durumu) en illet durumdur çorap. Başlı başına bir kaostur. Tam hazırlanmışsın. Üst giyim tamam, kıça pantolon geçirilmiş, büyük ihtimalle gideceğin yere/kişiye geç kalmışsın, acil çıkman lazım veyahut toptan miktiret hiç acelen olmasa dahi çıkman lazım işte bir şekilde ve fakat ayakta çorap eksik.

Gidip çorapların solucan gibi birbirine girmiş olaraktan komün hayatı bellemiş bir biçimde yaşadığı leğene yönlenirsin ki bizim evde o leğen ebeveynlerimin yatağının altındadır. Yatağın altına eğilirsin, leğeni kendine ve gün yüzüne doğru çekersin. O gıcık açık mavi leğenle kimbilir kaçıncı yüzleşmendir, düellondur.

Hiçbir zaman beğendiğin çorabın diğer çiftini bulamazsın. Bir çift bulursun, mutlak birinden birinin bir tarafları deliktir. Leğendeki çorapların yarısı zaten deliktir. İstediğin renk -ki tercihen koyu tonlar- çorap bulamazsın. Nerede en iğrenç renk çorap varsa tercih sebebi olmamalarından mütevellit sapasağlamlardır. En fazla halı sahalara gidilirken alır insan yanına bu tip eve ne zaman, nasıl ve en önemlisi neden girdiği belli olmayan çorapları.

O yığın içinde yaklaşık ve en az bir yarım saatlik milli mücadele sonrası istediğin standartlara uygun bir çift eline geçirirsin. Mutlu-mesut ayağına geçirirsin direk, hiç tereddüt etmeden ve dahi tereddüte mahal bile vermeden.

Ayakkabılığa doğru seker adım giderken son anda tuvaletle iştigal etmen gereken herhangi bir iş olduğunu hatırlarsın. Eline almış olduğun ayakkabıyı kapıyı açtıysan kapıdan dışarı sallar, kapıyı kapasam mı kapamasam mı derken ya kapar ya kapamazsın ve içeri tuvalete doğru yüksek irtifadan inişe geçersin. Ve son perde…

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!” lafını boşuna etmemiştir Mehmet Akif. Bastığın yere o anın acelesiyle, o anki veyahut sürekli dangalaklığınla dikkat etmezsin ve olan olur. Bir tutam suya bastığın ayağını dış etkenlerden ve ayakkabının her türlü yan etkisinden koruyan çorabın ıslanmıştır. İlk önce ılık bir his sarar ayağını. Bir saniye sonrasında “Hass….r!” nidası duyulur bazen içten bazen gayet yüksek desibelde. Ardından “azcık” suyla kurtarayım diye hemen başka bir yere/noktaya basarsın ve orası daha ıslaktır. Kaçış yoktur. Tüm tabanını ve dolayısıyla bataklıktan zorla bulup çıkarttığın çorabını b.k gibi ıslanmış görmek insanı kahreder. Bir elle ıslanan ayak tutulur ve yukarı kaldırılır. Tek ayak üstünde ayak tabanına bakarsın bir sigorta şirketi eksperinin kaza yapmış araca bakması gibi “Ne kadar hasar almış acep?” Eğilir, bükülürsün. Nefretler mütemadiyendir. “Git şimdi kolaysa yeni çorap bul da gel. Kurutma makinesiyle kurutsam kurur mu acaba?” acar forvet düşünceleri de kurtarmaz. Artık çorap bulma-giyme işlemlerini aşmış bir guru bir filozof olarak her seferinde aynı acıyı, aynı yıkımı yaşamaktır sana koyan. “Hayır, tamam da ben her seferinde neden bu kadar sinirleniyorum bu olaya? Artık olgunlaşmadım mı ben?” iç hesaplaşmaları yaşar insan.

Nefretengizdir!

2.) Köpük: Bira ya da kola köpüğü.

Konu biraysa yapılabilecek pek bir şey yok. Dışarıda içiyorsanız barmenin insafına kalmışsınızdır. Evde kendi servisini kendin yapıyorsan sabır iyi bir şeydir. Sonuçta şişede durduğu gibi durmaz. Ancak vücuda alınacak sıvı kola ise -ki genelde evde kendi ellerinle servis yapıp içme olasılığın daha yüksektir- durum değişir.

Kısaca hiç uzatmadan söylemek gerek. Kolayı bardağa koyarsın, beklersin, biraz daha koyarsın, yine beklersin. Bardak senden aşağıda olduğu için bardağın üst kısmıyla salak bir bakışma yaşanır. Sinir olursun. “Cıvıızzztt” efektiyle gereğinden uzun inmez o asit moleküler kimyasal iç yakıcı köpük. Sinir olursun.

“Devlet nirede?” diyecek halim yok. Bu gibi olayları ömrüm boyu yaşayacağımı bildiğimden “Hass…r!” küfürünü bulan güzel Türkçe’min ahenkli yapı taşlarına teşekkürü bir borç bilirim. Bir duygu ancak bu kadar iyi yansıtılır. Ne yani çorap mı giymeyeyim, kola-bira içmeyi mi bırakayım? (Düşününce; olur lan neden olmasın ki?) Hiç öyle sağlıklı yaşam diyetlerine başlayasım yok.

En kısasından sinir oluyorum! Bir finali yok bu yazının boşuna beklemeyin. Aklıma geldikçe yazacağım işte bu tip hıyarca durumları.

-zaf-

Hass…r be!

Çok terbiyeliyim.

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Guşbakışı

Mayıs 25, 2007 at 11:40 pm (Saçmalamalar!)

Bir gün sabaha doğru Erdinç’in camının dibinden seyreyliyorum uzun caddeyi gayet guşbakışı, polisin yolun yanlış tarafına konmuş “yimmialtı ıııIIIIIıııııııı çek aağğğğğbaayı oğğdan” diyerek arabanın sahibini ürpertmesinden iki saat evvel.

Güneş yeni doğmakta daha. Eskişehir’in bilindik manzaraları var sigarama eşlik eden biricik sokağımızın üzerinde.

Bir simit fırını çırağı takmış simitleri bisikletinin arkasındaki sepete. Simitler üstü açılmış yarım kolisel kolinin içinde hizaya “En çok nasıl sığar?” şeklinde dizilmiş. Bir okulun kantinine yetişiyor belki de o an hüzünlü olduğunu bile fark edemeyecek kadar uyku sersemi olan hüzünlü çırak. Simitleri yetiştiriyor okulun en erken gelen, okulda simit kahvaltısı seven, kantincinin en gıcık olduğu tek-tük manyak öğrencilere. Kantincinin yüzü gözümün önüne geliyor simit kolisinden yansımalarda. Bana ne lan kantinciden? Ve fakat acayip gıcık olurum kantine bir şeyin benden önce  henüz gelmemiş olmasına.

Bir kuş üstümden geçiyor geçen sene piyasaya çıkmış şarkıdan bi-haber. Gün boyu gaga sallayacak. Emekçi bir kuş. Tulumundan, gaklamasından belli. Hem patron bir kuşun bu saatte ayakta hele hele havada işi ne?

Ben aylaklıktan, simitçi öğrencilere hizmetten, kuş karın açlığından ayakta.

Bir iki dakika içinde bu saçma sapan kadrajın içine ihtiyar bir sabah yürüyüşçüsü giriyor. Dem be dem yaşlanmış. Güzelce, tadını çıkara çıkara yaşlanmış belli. Ve fakat zırt-pırt arkasına dönüyor. Arkasını kontrol ediyor. Ortalıkta peşe takılma potansiyelleri ile tanınan uyuz ve fakat kendi çapında sevimli itlerden de yok. ”Bi b.k yok amca arkanda. Devam et. Sen yoluna bak.” diyesim geliyor. Ama iyi ki de demiyorum. Densizlik edeceğimin farkına varıyorum. Oturup izliyorum amcayı.

Bir iki adım, arkasına bakıyor. Bir adım. Pıt! Arkasına dönüp bakıyor. Pıt pıt! Dönüp bakıyor.

Aptalca çağrışımlar geliyor aklıma. Adam sanki geride bıraktığı ömrünü kontrol ediyor. Güzel yaşlanılmış olsa bile insan gerisine dönüp bakmanın cazibesine karşı koyamıyor herhalde. Pıt! Dön bak. Pıt pıt! Manyak gibi dön bak! Devamlı bak. Geride kaldı onlar BAK!

Adam arkasına bakıyor. Ben ise ellerime. Ellerimdeki potansiyel çizgilere. Yaşanacak yaşanmışlıklara.

Eskişehir’de güneş doğuyor her birimize ayrı ayrı. Simitçiye, emekçi kuşa, bana ama sanırım en çok da amcaya.

Kıçımı devirip bayılma moduna geçer iken ağır ağır yatakta dönüp manasızca arkama bakıyorum. Ellerimle işaretlenmiş.

Ne denilebilinir ki?

Gün geliyor!

#zafro#

Kalıcı Bağlantı 3 Yorumlar

*Sıva

Mayıs 14, 2007 at 10:00 am ("Düm"düz Yazılar)

Merhaba benim adım Zafromel! Çoğu kişi gerçek adımı da bilir ya hani (ya da tahmin edebilir kullanıcı adından) forum sitesinde olmamız münasabetiyle kullanıcı adımla ve de en gerzekçe giriş yaptım yazıya. Daldım desem daha doğru. Her ne Leburon jeymsse işte.

Kendi kendime reklam yazısı yazmak değil niyetim. Sadece derdimi anlatmak. Samimiyetimden şüphe olunursa kendilerini haksız bulma yüzsüzlüğünü yapamam. Utanırım. Ne denirse kabulümdür. Gelelim sadede:

Şu ki baktım ben sıva ustası olmak istiyorum, okuduğum okul her ne kadar yapmak istediğim işle ilgili de olsa, okulun kendi yapısı benim abesimle iştigal. Dedim kendi kendime “Kafana göre takıl o halde. Bir ustanın yanına çırak ol ilk önce, yavaş yavaş ve ağır ağır çık merdivenleri, şairin dediği gibi. Ayrıca kendi yaptığın merdivenlerden çık, başkalarının emeğini ezip geçmeden. Sıva kollarını sıvacı olmak için!”

Kendi kendimi kaafi miktarda gaza getirdikten sonra bir inşaatta iş buldum. “Pat” diye ve efektli bir şekilde iş bulmam tamamen şans eseri. Orada bir ustanın yanına verdiler ki beni offf sormayın gitsin! Toll’dur adı. Tanımayanlarınız varsa çok yazık! İşinin ehlidir hani. Kimse eline su dökemez.

Amacı sanki duvar yapmak değildir! Tuğlaları alır, kullandığı kelimeler kadar doğru ve düzgün dizer. Ardından bir kaç noktalama işareti gibi görünen sıvayı alır eline ve son rötüşleri yapar. O’nun yaptığı duvarlar güzel birer cümle gibidir. O cümlelerden kat kat paragraflar yapar. O kat kat paragraflardan, içinde insanların yaşayabileceği, nefes alacağı şaheser bir bina oluşur. Binayı görenler hayrete düşerler. Tebrikleri mütevaazilikle karşılar. Hemen ardından yeni bir bina..

Bu aralar, belli bir süreliğine bana bıraktı inşaatı. “Aman üstadım kaldıramam.” dememi dinlemedi, “Sen yetersin bu inşaata, kalfa oldun şu güne şu gün.” dedi, gitti ben daha kalfalığıma alışamadan. “Hem yalnız değilsin ki, başka bir sürü sıva ustası var bu inşaatta, onlardan da yardım al.”

Aynı inşaatta başkasının ekmeğiyle oynamak isteyenler de çıktı tüm iyi niyetli ustalara rağmen. Umursamadım, işime baktım.

Kelime kelime tuğlalar, kat kat paragraflar, apartmandan içeri girmek için başlık başlık sağlam kapılar var karşımda her gün. Didinip duruyorum. Güzel romanlar gibi görünsün istiyorum yapacağım apartman.

Ustamı dinledim, bir kaç sıva ustasından daha yardım alıyorum, baktım ki bir başıma olacak iş değil (Bir tek şu şapşal kafama kalsa biteceği yok binanın) : guilty, lynx, goblin. Her birinden başka sanat, başka bir bakış açısı.

Müstakil bir ev yapmak için girdim ben bu işe aslında, iki katlı. Görenler şirin desin istedim. Açgözlülük işte, insanın kanında var, bu sefer de tutturdum “Apartman” diye. Onu da yaparsam herhalde “Gökdelen” diye ferah fezaa, Şener Şen’in oynadığı Ziya gibi fantastik atmasyon düşünceler üretecek benden salak beynim.

Dur demenin zamanı geliyor galiba. Yavaş yavaş. Çıktığın katlardan değil, inip aşağıdan bakmak meziyet eserine. Yapabilene. Kime ne kadar eser gibi görünürse!

Sıva ustası olmaktır amacım. Bunu tekrar eder, saçmalarım. Ustalık zor iştir. Daha çok yolum var, asıl bunu unutmamalıyım!

Bu kadar boş ve fazla böbürlenebildiğime göre galiba ben hala çırağım.

Duygu sömürüsüyle karışık kişisel hissiyatımın yekünüdür yazdıklarım. Sıvam bitti, ağlamaklıyım.

Toll görünce şu yazdıklarıma kızacak, onun da farkındayım.

*Üstadım Toll’a ithafen! (2yuz.com adlı internet sitesinden alınıp buraya gayet kopya çekilerekten yapıştırılmıştır.)

Kalıcı Bağlantı 3 Yorumlar

Hava Durumu

Mayıs 8, 2007 at 10:57 pm (Saçmalamalar!)

Dışarı çıkılacağı gün standart bir Zafro kişisi neler yapar?

Merak mı ettiniz? Let mi tel yu den. Yok “Merak etmedim ne hali varsa görsün, dananın kuyruğu şu saniye itibariyle kopsun zaten hiç sevmem o şahsı!” diyorsanız hala bu soru cümlesini okumaya neden devam ediyorsunuz?

İlk önce “Dışarı çıkılacak ” komutuyla gecenin sabaha yakın sularında yatan ufak beyinli Zafro, normal, işinde gücünde insanların öğle yemeği yediği saatlerle keşisen meridyen devinimler ve sarsılmalarla uyanır gibi olur. “Gibi” diyoruz çünkü Zafro’nun uyanması gününün en büyük zaman dilimini kapsayan en geniş haleli devridir.

Bölüm 1.) Ayılma faslı:

Yatakta devinen huzursuz Zafro’nun ruhu zar zor bedeni ile birlikte yataktan kalkar. Odasının kapısı açılır. İstikamet mutfak! Kültablası ve bir bardak su almaya teşne Zafro salonun cam kenarında bulmaca çözer iken bi gıyıdan da çayını yudumlayan babası ile göz göze gelir. Aslında pek göz göze gelemez dense daha doğrudur. Çünkü gözler daha açılamamıştır. Tatar Ramazan edasıyla gözler çekik, omuzlar düşük, gayet asabi bi tavırla babasının görebildiği kısmı olan, kafası olarak beyninde biçimlendirdiği silüete bakar ama görmez. Babası mutlak güler bu hale en Erol Taş bir kahkaha ile. Mutfağa bir şekilde ulaşılır.

Anne mutfakta ise kültablası almak daha da zorlaşır. “İçme şu zıkkımı kahvaltı etmeden!” haklı serzenişi gayet ukala bir tavırla görmezden gelinerek diğer elde su mutfaktan çıkılır, odaya doğru ilerlenilir. Sigara içilirken ufak beyninin en boş olduğu dakikaları yaşayan Zafro akabinde suyu kafaya dikler. Artık her sabah yapılan, ulu kızılderili ritüeli yapılabilinir! “Televizyon karşısındaki yatak/kanepe vs. kısaca uzanılası ne varsa uzanılır. Hiç bi b.k anlamadan manasız bir şekilde televizyona bakılır!” Belki de günün en boş olduğundan mütevellit en güzel dakikalarıdır o anlar.

Yavaş yavaş ayılmaya başlayan vücut ve ufak beyin, dışarı çıkılması gerektiğini, güne zaten geç başlayan bir şahıs olaraktan bir an önce sırayla; sana bir şeyler emreden mideni dinleyip kahvaltı etmeni, şemalsizlikten ölmekte isen saça-sakala bir düzeltme yapmayı, giyinmeyi akabinde kendini sosyal hayatın paradokssal düzenine atmanı salık verir. Tüm bunları düşünmek bile ağır bir iş olduğundan aptal Zafro’muz ağzını şapırdata şapırdata en pespaye haliyle manasızca tv izlemeye devam eder. Derin bir oh çeker.

Bu sırada herkes Zafro gibi düşüncesiz, boş-beleş değildir elbet. O şevkatli anne içeriden bağırır “Zafeeer! Gel çay hazır.” Zafro içinden bir “yuppi yay yay ye-ooo” çeker. Ayılma kısmı neredeyse tamamlanmak üzeredir.

Bölüm 2.) Zafro’nun Günlük Kahvaltı Diyeti:
Çay olmazsa olmazdır! Beyaz peynir, ekmek varsa bal ya da onun istepnesi reçelden oluşan günün en önemli öğünü afiyetle olsun olmasın yenir. Huzura erilir. Keyif sigarası içilir. Artık dışarı çıkmak için hazırlanmak dışında yapılacak listesinde bir şey kalmamıştır.

Bölüm 3.) Pijamadan Sosyalliğe Adım:

Sigara sonrası beyinde “Artık hazırlanmam lazım!” cümlesi yer etse de aylaklıkta sınır tanımayan Zafro kişisi usta olduğu bir konu olan zaman kaybetmekteki hünerini tekrar göstermekten kendini geri alamaz. Banyoya gitmeyi kafasına koyduğu an ile aynaya bakması bir olmaz. Cümlenin sonu “Olur” gibi geldi değil mi okuyucu? Yok öyle değil işte. İki adımlık yerde bile süre kaybeden Zafro’nun zaten ralli pilotu olmak gibi bir ideali olmamıştır.

Ayna karşısına bir şekilde gelen Zafro’nun görüşeceği kişi her kim ise o sırada çoktan tüm işlerini bitirmiştir. Zafro’nun yolunu gözlemektedir. Fakat beyimizin daha çok işi vardır. İşi “-Hiçbirşey!- üzerinden tonla vakit kaybedebilmeyi becermekle uğraşmak”tır.

Üstüne başına dolabı incik cincik ederekten bir şeyler geçiren kahramanımız evde yaşayan diğer nev-i şahsına münhasır, her biri ayrı ansiklopedi konusu kişilere “Dışarı çıkıyorum!” cümlesini söyler iken elleri ayakkabılıktaki ayakkabısına gitmiştir. Dış kapıyı açtığı anda o sihirli cümleler anne veyahut babadan gelir:

-Oğlum üstüne bişey al! Hava serin.

Şapşallaşan Zafro camdan dışarı bakar. Tatmin olmaz gider camı açar, kafasını camdan dışarı sarkıtır. Tüm meteorolojik ciddiyetiyle hava durumunu kontrol eder ve şu kanıya varır, sadece kendi kendine “şu” dediğimiz kanıya kapılmakla kalmaz o “şu kanı”yı anne veyahut babası ile de paylaşır:

-Anne/baba dışarısı kırk derece!

-Oğlum sen al bak ne ol…

-Ya yok gerek yok ne gerek var ya ondan sonra pişicem, elimde taşiicam bi de yük olacak.

-Oğlum ba…

-Hadi görüşürüz. ÇAT!

Sonuç:

İki saat sonra atılgan, sempatik, salak kahramanımız Zafro ya bir tufan ile ya bir kasırga ile ya kar ile ya yağmur ile boğuşmaktadır. Artık anne/babasının meteorolojik altıncı hislerine güvenip, onların sözünden çıkmamakta ve fakat hava ve hayat şartları ne olursa olsun bir türlü adam olmamaktadır.Olamamaktadır. Olduramamaktadır.

zafromel

Not: Olduramadım…

Kalıcı Bağlantı 3 Yorumlar

10 Adımda Emin Olma Sanatı

Mayıs 1, 2007 at 1:16 pm (10 Adımda Arkadaşlarım!)

e1.jpge2.jpg

1.) “E-küp”ün en sakin, aklı başında görünüp aslında en kırık olan elemanı olmalısın. (Diğerleri için Bknz. Eren-Efe)

2.) Kötü espriye asla taviz vermemelisin.

3.) Yeri gelince inanılmaz sakin ve güzel tepkiler verebilmek en önemli özelliğin olmalı.

4.) Su dışında hiçbir sıvı gıdaya karşı tutkun olmamalı.

5.) Friends dizisinin bölümlerini üst üste yirmi kere izleyebilmelisin.

6.) Jennifer Aniston romantikleşip de bakışları garip bir hal alınca kendinden geçip kanepe-koltuk tekmelemelisin.

7.) İsketch, internet, soğuk sandviç ve bir bardak su hayatını idame ettirmene yetebilmeli. (Soğuk sandviç yerine plase olaraktan patköfte de olabilir.)

8.) Futbol topuyla birden hızlanabilmelisin.

9.) Halı saha sahibine telefonda “Beni seni birazdan arayacağım abi…” diyerek eski diini bir Kelt ritüelini yaşatan tek insan olmalısın.

10.) Zafer’in en sevdiği adamlardan biri olmalısın.

Özel Not: Jojoba’ma sevgilerle. Öpüldünüz!

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »