trende

Nisan 5, 2014 at 5:20 pm ("Düm"düz Yazılar)

Trende sigara içmenin yasaklanmasından beri trenlerle –özellikle anahat trenleriyle- pek bir alakam olmaması tiryakiliğim açısından iyi elbette.

En son bir sene önce binmiştim trene sanırım. Beş sene boyunca hemen hemen her hafta sonu trene binen (Haftada minimum 8-9 saat.) bir beden için uzun sayılacak bu ara, form kaybına neden olabilirdi… Belki. Fakat gecenin sabaha geçiş için ıkındığı bu saatte, evde bulduğum el kadar bloknotun ters tarafına tüm bu saçmalıkları yazıyor olmam ne bedenimin ne de ruhumun uslandığını apaçık bir şekilde gözler önüne sermekte; elbette dikkatli fakat gereksiz şeylere dikkatini yoğunlaştıranlar için.

Bugün biraz uzun. Hatta iki günü birleştirdim, tek gün gibi yaşıyorum. O  kadar uzun. İki bin dokuz yılı eylül ayının yirmi sekizinci günü sabah sekiz kırk beşte uyanıp, sadece kırk dakika içerisinde kahvaltı yapmama rağmen iş yerim olan mağazanın önüne dokuz yirmi dörtte ulaşmış olmam tamamen alışkanlıkla ilgili. Yılların verdiği sakin bir acelecilik. Sakin sakin acele ediyorum ve ne kadar uğraşsam da, kendimi adeta paralasam da işe geç kalamıyorum. Dokuz otuz beşe kadar sigara içmek bittabi hakkım olduğundan tam da böyle yaptım. Evet…

Günün akşam dokuza; yani iş yeri paydos saatine kadar geçen kısmı her zamanki gereksizliğindeydi. Bu konuda hayal kırıklığına uğramadığımı belirtmeliyim.

Eve ulaştığımda beş yıl boyunca her hafta yaşadığım tren günü sendromunu iki saate indirgemek zorunda kaldım. Şimdi ise trendeyim işte. 3-5 bloknot sayfasını halihazırda eskittim bile.

Pek garip hisler içerisindeyim lakin panik yapmıyorum. Bunlar önceden yaşadığım garip hislere benzer garip hisler olduğundan tedirginlik verici boyutta değiller. Yine de önceki garip hislerimle bire bir aynı olmadıklarından yine de garipler. Gariplik müessesesinin bu denli karmaşık ve hatta yer yer parçalı paradokslu olması ilginç.

İlk kez gitmiyorum ki bu eski şehre. Hatta volkmenimden istediğim şarkıyı seçip, yol klibi tadında camdan dışarıya bakıyorum.

İlerliyorum bırakıp geldiğim eski şehrime doğru. Sia ve Tori’nin bu yolculuğu güzelleştirme çabaları yadsınamaz.

Kafam, düşüm çok uzaklarda genellikle. Ne bu metaforuna sıçtığımının trenindeyim ne de tüm bulunmak zorunda olduğum yerlerde. İnat ediyorum düşüncemle ışınlanma çabalarımda.

Bisiklet üzerinde elleri bırakıp Büyükada’nın yokuşlarından indiğim anlara dönebilsem… Bir keşke…

 

Z.A.

29.09.09

Hup! -Sayın yolcularımız; Arifiye’ye yaklaşıyoruz… Hup!

5. Pulman, 54 no’lu koltuk

Not: Aslı ve Altan’a GGB günleri için bir teşekkür ve selam! :)

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Ayna

Nisan 5, 2014 at 5:01 pm ("Düm"düz Yazılar)

Günümüz dünyasında en kafa karıştıran soru ve sorunlar genelde kendi kendimize sorduklarımızdır sanırım. “Neredeyiz, ne yapıyoruz, kimim, kimiz?” Hatta işi epey ilerleterek klişe “Hayatın anlamı ne?” sorusuna kadar götürülebilir bu durum.

Bireysel, toplumsal, kurumsal. Milli, dini. “Ben” ile başlayan bir çok kendini tanımlama cümlesinin içinde yer alan değer ve kavramların kişiden kişiye değiştiği aşikar fakat bir başkasının gözünden “kim” olduğunuz ne kadar önem arz etmeli acaba hayatımızda? Belirli bir önemi olmalı elbet yine de bunun dozu aşırıya kaçmadan nasıl ayarlanmalı?

Avrupa’da romanın ortaya çıkışından evvel halk vardı, topluluk vardı; soylu vardı, bir de soyluların gözünde yaşamasa da olur diye düşündükleri ayak işlerini (!) halleden soysuz takımı vardı. İşler son birkaç yüz yılda çok değişti. Roman yazarlarının insan iç dünyasına ve bu iç dünyadaki sorgulamaların üzerine neredeyse hastalık derecesinde gitmesi, üstüne Fransız Devrimi, sanayi çağının başlayıp dünyanın iletişim açısından gitgide küçülmesi bambaşka bir insan profili çıkardı ortaya. Hepimizin ortak noktası birbirimizden farklı oluşumuz. Artık hepimiz bir hatta birden çok bireyi bedenimizde barındırır olduk. Sosyal hayatta, eş-dost yanındaki saf halimiz farklı, okulda bizden beklenenler karşısındaki halimiz farklı, iş yaşamında takındığımız halimiz apayrı, internette farklı farklı sitelerde oluşturduğumuz sanal kimliklerimiz bulunulan ortamın “racon”una göre oldukça farklı.

Tüm bunlara rağmen, yani bizi çevreleyen dünyayı bir kenara bırakıp odamızda-evimizde kendimizle başbaşa kaldığımızda herkesten gizlediğimiz yanlarımızla bambaşka bir kimlik daha koyuyoruz ortaya ve o kişiyi kendi dışımızda kimseye göster(e)miyoruz. Aynalar görebiliyor ancak o kimliği. Dillere pelesenk olan “Maskeler” metaforu/mecazı üzerinden gidecek olursam “maskesiz” bir “ben” ancak ve ancak yalnız kalınca çıkabiliyor ortaya. Bu gerçekten çok acı çünkü her ne kadar imkanlar ve ortam istediğin “kendi profilin”i yaratmaya müsait olsa da içten içe gerçeği aynaya baktığı anda görebiliyor insan.

İnternet. Çağımızın hem vebası hem merhemi. Bu kadar işimizi, hayatımızı kolaylaştıran bir aracın aynı zamanda gitgide korkutur biçimde kişiliklerimizi ve alışkanlıklarımızı baştan aşağı değiştirmesi yeni bir insan kimliğinin ortaya çıktığı bir çağın başlangıcına mı işaret ediyor acaba? Eskiden milletler vardı, bu milletlerin dini ve yaşadığı belirli bir coğrafya olurdu. Çok milletli bir toplulukta yaşıyorsanız bunun adına da imparatorluk denirdi. İçinde bulunduğunuz toplumun o günkü çıkarları doğrultusunda gerekirse ölürdünüz daha doğrusu gerekmedikçe yaşamazdınız da.

Bizi bir diğerimize anlatan aslında nedir? Dinimiz mi? Dinsizliğimiz mi? Nerede doğduğumuz, hangi milletten olduğumuz mu? Yoksa düşüncelerimiz, fikir yapımız, hayata ve olaylara olan bakış açımız mı?

Çevresel ve dönemsel etkilerden sıyrılarak bir kimlik oluşturmanın mümkün olabileceği bir dünya olduğunda belki de “kimlik” denen kelimenin içini samimi bir biçimde doldurabileceğiz. Samimiyetten kastım oyunu kuralına göre oynama ihtiyacı hissetmeden gerçekten özgür olabileceğimiz, her ortamda aynı ve istediğimiz kimliğimizi sergileyebileceğimiz seviyeye gelmek.

Başkalarının aynalarından bakıp, ona göre değiştiriyoruz kendimizi. Kim olduğumuzu bilsek de başkalarının bize doğrulttuğu aynalardan kaçamıyoruz. Sanırım insanın, insan olmanın doğasında bu var.

Önümüzde kat edilmesi gereken çok uzun bir yol olduğunu düşünsem de yine de umudumu yitirmiyorum, baksanıza nereden nerelere gelmişiz? “Ben” böyle düşünüyorum en azından, sizin aynanızdan nasıl gözüküyor bilemem.

Not: Üstteki yazıyı epey önceleri bir arkadaşımın ödevi için yazmıştım. Son bir senedir yaşadıklarımıza bakınca “manidar” bir zamanlamayla pabliş edeyim dedim. Oh la la, vaktiniz olursa okuyunuz.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

14.05.13

Mayıs 13, 2013 at 9:56 pm (İpe Sapa Günce)

* Bir mekana girerken erkeğin önden girmesinden içten içe etkilenen kadınların olduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum bu sadece benim puştça bir düşüncem mi sadece yoksa gerçeklik payı var mıdır? Ama ne bileyim lan o kadar eşitlikten centilmenlikten dem vurduktan sonra yine içten içe maskülen ve hatta yer yer parçalı bulutlu kıroca davranan tipleri çekici bulmak nasıl bir iç çatışmanın ürünüdür?

* Bu ülkenin iki günde boku çıkabiliyor. 1950 sonrası o düşlediğimiz ülke hiç olmadı. Yani biz o güzel ve destansı kuruluş günlerini görememiş nesiller olarak o zamanki ruhun gerçek bir yansımasını nasıl gerçekleştirebiliriz? Hilafetle yönetilmek, saltanata boyun eğmek isteyen, genlerinde, geçmişinde “kut” sistemi olan bir millet için 80-90 sene bile fazlaymış gibi geliyor. Yazık.

* Taylor Swift ile ilgili nedenini çözemediğim bir takıntım var. O bana doğru bir çekim hissediyor mu bilmiyorum ama ben O’na doğru acayip çekiliyorum. Fakat Taylor benim için olsa olsa gönül eğlendiren bir durak olur. Kariyerini o kadar yanlış bir yönde çizdi ki. Olmak istediği bu demek ki bana bok yemek düşer ama gerçekten harcanıyor kızceğiz. Of. Sen hiç sensiz kalmadın ki Taylor, sensizliği nereden İlhan İremleyeceksin?

* Bir yandan CM 01/02 oynarken, aklıma geldikçe tivitıra sığdıramadığım saçma düşünceleri buraya klavyeliyorum. Tırabıl tırabıl tırabıl.

* Evlilik olayı artık hayatımın bir parçası oldu. Evlenmeyi düşünmesen de toplum baskısı ile konuşula konuşula o çemberin içine çekiliyorsun. Kızıl bir düğün var düşlerimde. A Red Wedding. İlginç olabilir. Konsept olarak.

* Kendi hayatına bir yol çizmen gerektiğinde çiroz bir yaşta oluyorsun ve duruma uyandığında iş işten geçmiş oluyor. Gerçi bunu hepiniz biliyorsunuz ama bir hatırlatayım dedim.

* Bas gitar seven adamdan kolay kolay zarar gelmez. Çalan demedim bakın seven. Hem çalıp hem sevenin zaten yeri Babil’in Asma Bahçeleri.

* Esasen kafayı takıp, bir feys oyunu tasarlayıp köşeyi dönmek lazım. En kısa yol bu şu an. On sene sonrasını bilemem.

* Tırabıl tırabıl tırabıl.

* Lucy Rose, Meg Myers sevilesi insanlar. Datlular.

* Büyürken gördüğüm futbol ortamını düşünüyorum da, ya biz küçüktük o isimler çok efsane gözümüzde ya da… Yok lan harbi efsanelerdi. Crespo, Romario, Koeman, Roberto Baggio, Totti, Vieri, Rivaldo, Feno Ronaldo, Taffarel, Schmeichel, Mario Bassler, Alan Shearer, Cantona, Van Basten, Van Nistelrooy, Bergkamp, Cafu, Roberto Carlos, Raul, Delvechio, Zidane, Desailly, Baresi, Paolo Maldini, Costacurta, Nedved. Kesin unuttuğum bir sürü isim var. Futbola kaleci olarak başlamamın laneti hep yakama yapışmış olsa da mahallenin en hızlı ve kafası çalışan orta sahalarından biriydim aynı zamanda. Ayrıca nedense(!) çalım yemememle ün yapmıştım. Adamlar karşıma gelirler ve pas yapmak zorunda kalırlardı. Bunu Paolo Maldini’den öğrendiğimi çok net hatırlıyorum. Bir bizim maçlara bakmıştım bir de Maldini’ye. Adam kesinlikle kimseyi geçirmiyordu. Bizim mahallede ise top kimdeyse hurraaaaa onun üstüne dallama gibi saldırılır ve akabinde çalımı yerdin. “Adamın Önünde Durmak” devrimini mahalleye getiren çocuk olarak beklediğim takdiri alamadığımı düşünüyorum. Futbol oynamayı cidden özledim. Böyle düzenin, futbol kültürü(!)nün ta mına koyayım ben.

*  Tırabıl tırabıl tırabıl.

* Önerilere açığım. Kitap önerilerine, şarkı/grup/müzik önerilerine açığım.

* Çok kaşınan bir konu var kafamda. Konuşmamak benim hayrıma ama kendimi zor tutuyorum. Senelerdir zor tutuyorum kendimi. Öyle bir beyin yanılsaması ki, öylesine hevesle ve istekle atlıyorlar ki insanlar bu yanılsamaya, uyandırmamaya çalışmak için insanın kendisini tutması büyük bir ızdırap. Bile bile susmak zorunda kalmak. Ne pis bir çağda yaşıyoruz.

* İş başka diğer konular başka. Nating pörsınıl. Cast biznıs.

* Tool yeni albüm çıkartsa da yeni ve farklı bir gezegen daha keşfetsek beyin kıvrımlarımızda.

* Tırabıl tırabıl tırabıl.

* Bilmemnenin Dahi Çocuğu yaftası çok komik lan. Herhangi bir şeyin dahi çocuğu olmak nasıl bir durum?

* Hepimiz çok güzel tespitler yapıyoruz. Aferin bize.

* Sanal alemde herkese sallayıp duran adamların sokakta pıs şeklinde gezmesi benim katlanamadığım bir durum. Ya edebinle sus ya da harekete geç. Div div konuşuyorsun. Anca konuş.

* İnternet doğru haberi ayıklayabilecek şuur düzeyinde olduğun sürece muazzam bir kolaylık. Ona buna atar yapmak için kullanılacak yer değil. Eğlence amaçlı kullanmak lazım bu platformu.

* İnternetin en sevdiğim yönü tv egemenliğini sarsmış olması. Seçme hakkın oldu. Bu güzel.

* Tırabıl tırabıl tırabıl.

* Düğün ve yazlık fotolarına geçiş yapmamız an meselesi. Büyük korkular var içimde. Bakalım yankıları nasıl olacak?

* Çakmak çakmak gözlerine tırabıl tırabıl tırabıl kakülüne dişlerine tırabıl tırabıl tırabıl boyuna posuna tırabıl tırabıl tırabıl vi ar nevır evir gona bi tugedır tırabıl tırabıl tırabıl.

* Müsait olduğunuzda tekrar görüşürüz.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

03.05.13

Mayıs 3, 2013 at 7:58 pm (İpe Sapa Günce)

Fotoğraf0259

*Dan diye giriveriyoruz yazın ortasına doğru, bakkal camından içeri dalan arabalar gibi. Edebi kaygılar gütmemek gerek. Dümdüz anlatmak lazım. Merhabalardan bir demet, bonjurlardan mutlumsu bir buket.

*Moda ve müziğin birleştirilmesinden sıkılıyorum. Uyan durumlar olsa da müzik kutsal, moda ticari olduğundan mütevellit canımı sıkıyor belirli bir “tarz”a gömülmek. Janralar üstü bir olgu olmalı müzik. Hislerle daha ilintili. Kısa kısa gidecek olursak elbette şalvar pantolonla metal yapmaya karşıyım ve fakat bu yine de yapılamaz manasına gelmemeli. Kısacası moda demek sıkıntı demektir, tıpkı halk gibi.

* Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını okumadım. Yakın dönemde de okumayı düşünmüyorum. Gözümü korkutuyor. Ön yargılar dıngıldatıyor beynimin ücra köşelerini, filizleniyor, bir kaşıntıdır yeşilleniyor. Terliklerimle kaçıyorum.

* Ricky Gervais’in bazen abartıya kaçan şovmenliğinin dışında acayip datlu bir adam olduğu kanısındayım.

* Şu an aklıma ne gelirse onu yazıyorum.

* Şu an.

* Espri anlayışı dediğin şeyin yaşlandıkça kötüye gitmesi tam olarak hangi yaşta başlıyor acaba? Hep huysuz bir ihtiyar olmak istedim. Bunun için geç değil elbette ama her daim huysuz olunabilse de ihtiyar olacağın dönemi görebilmenin garantisi yok.

* Jeff Hanneman’ın ölümüne çok üzüldüm. Metal müziğin içerisinde biraz da yapısından kaynaklanan bir durum vardır. Bu camiada tırt, şovmen, pozcu çok tip bulunur. Slayer konsept olarak tavizsiz gözükmeyi bir strateji olarak seçti evet. Fakat gerçekten adamların bir şeyi anlatma derdinde oldukları bir gerçek. Anlatmak istedikleri şey; hiçbir şeyin siklerinde olmadığı, dünya yok olsa buna en çok kendilerinin sevinecek olmaları olabilir. Bu açıdan samimiyetlerinden şüphem yoktu. Bu kanıya varmamı sağlayan yegane şey ise Jeff Hanneman’ın duruşuydu. Sahne duruşundan bahsetmiyorum, yıllar içerisindeki iradeli duruşundan dem vurmak niyetim. Sevin sevmeyin baba adamdı Jeff. Bu adamın arkasından da huzur içinde yat falan denmez ki. Geçti gitti koca adam heyhat.

* Elimden geldiğince kadın-erkek ilişkileri hakkında görüşlerimi paylaşmamaya çalışıyorum. Paylaşmamak lazım böyle şeyleri. Tefe korlar. Herkesle arkadaş kalmak arzusundayım. Sekssiz, hormonsuz bir dünya diliyorum. Hatta cinsiyetleri ortadan kaldırabilsem kaldırırım. Kadının uyuzluğu erkeğin öküzlüğü ortadan kalkar. Ya da bana ne mk bu saatten sonra ben mi kurtaracağım ortalığı?

* İşim gereği çok ilginç tiplerle muhattap olmak durumunda kalabiliyorum. Diğer iş kolları da böyle fakat benim iş alanım tamamen keyfe keder bir hizmet kolu olduğundan; içinde bulunulan durumlarla ilgili diyalektik açıdan kimi sorular sorduğunuzda, o soru havada ters bir takla atarak gerisin geri burun üstü beynin zeminine çakılabiliyor. Gençken hiç böyle hayallerim olmamıştı.

* Buraya kadar okuduysanız belki yarın da görüşürüz. Ben Master of Puppets dinlemeye gidiyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

2011 in review

Ocak 1, 2012 at 12:22 am ("Düm"düz Yazılar)

The WordPress.com stats helper monkeys prepared a 2011 annual report for this blog.

Here’s an excerpt:

A San Francisco cable car holds 60 people. This blog was viewed about 2.200 times in 2011. If it were a cable car, it would take about 37 trips to carry that many people.

Click here to see the complete report.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.